Ne hikmetse işbirlikçi hükümetlerin imza attığı her uluslararası anlaşma “çağ atlatan” diye pazarlanıyor; ancak bu anlaşmaların ardından ülke, çağ atlamak bir yana, adım adım taş devrine doğru geriye savruluyor.

Bir ülkede dış politika başarısı, atılan manşetlerle değil; imzaların yıllar sonra ülkeye ne kazandırdığıyla ölçülür. Bugün Gümrük Birliği sürecine dönüp baktığımızda artık şu gerçeği saklamak mümkün değildir: Türkiye’de bazı anlaşmalar atıldığı gün “tarihi başarı” diye sunulmuş, bedeli ise yıllar sonra sessizce millete ödetilmiştir. Bu tabloyu yalnızca Avrupa’nın tutumuyla açıklamak kolaydır; ama eksiktir. Asıl mesele, bu süreci yöneten siyasi irade ve bu iradeye eşlik eden algı düzenidir.

Arşivler hâlâ ortadadır. 1995’te atılan Gümrük Birliği imzası, dönemin ana akım medyasında “çağ açan imza” manşetleriyle servis edildi. “AB kapıları açılıyor”, “Türkiye Avrupa yolunda tarihi adım attı” denildi. Kamuoyuna, sanki Türkiye lehine büyük bir diplomatik kazanım elde edilmiş gibi bir hava oluşturuldu. O günlerde bu imzanın uzun vadeli maliyeti, sanayiye etkisi ve karar mekanizmalarındaki eşitsizlik neredeyse hiç konuşulmadı. Çünkü algı güçlüydü; sorgulamak gereksiz görüldü.

Ne hikmetse bu ülkede Türkiye aleyhine sonuç doğuran pek çok anlaşma, imzalandığı gün “çağ atlama”, “tarihi eşik”, “büyük kazanım” başlıklarıyla pazarlanır. Medya üzerinden kurulan bu iyimser tablo, işbirlikçi siyasetlerin en sağlam kalkanına dönüşür. Alkışlar bugüne bırakılır, faturalar yarına ötelenir.

Bugün gelinen noktada basına yansıyan gerçek ise son derece çarpıcıdır: Gümrük Birliği, Türkiye’yi 100 milyar avroya varan bir zararla karşı karşıya bırakmıştır. Bu rakam sloganik bir iddia değil; Avrupa hukukuna ve Avrupa Adalet Divanı içtihatlarına dayandırılan ciddi bir hesaptır. Eğer bu zarar yoksa, neden güçlü ve ikna edici bir resmî yalanlama yapılmamaktadır? Varsa, neden bunun siyasi ve hukuki hesabı sorulmamaktadır?

Asıl soru tam da burada başlamaktadır: Madem Türkiye’nin 100 milyar avroya varan bir zararı olduğu ifade ediliyor, neden bu parayı tahsil etmek için hukuki ve siyasi girişimler başlatılmamaktadır? Neden uluslararası mahkemeler devreye sokulmamaktadır? Neden Avrupa Birliği nezdinde açık, kararlı ve sonuç alıcı bir siyasi mücadele yürütülmemektedir? Yoksa bu dosya da geçmişte olduğu gibi “zamana yayma” yöntemiyle sessizliğe mi terk edilmiştir?

Türkiye Gümrük Birliği’ne girdi; pazarını açtı, sanayisini rekabete açık ve savunmasız hâle getirdi. Avrupa Birliği ise karar mekanizmasını tamamen kendine sakladı. AB üçüncü ülkelerle serbest ticaret anlaşmaları yapıyor; Türkiye bu anlaşmaların sonuçlarına otomatik olarak dâhil ediliyor ama masada yok. Ne söz hakkı var ne veto yetkisi. Peki bu şartlar neden kabul edildi? Hükümetler, dayandıkları gerekçelerle bu yükün taşınabileceğini söyledi. Ancak bugün gelinen noktada sorulması gereken şudur: Bu anlaşmalar imzalanırken Türkiye’nin uzun vadeli sanayi kaybı, rekabet gücü ve karar süreçlerinin dışında bırakılması gerçekten hesaplandı mı; yoksa kamuoyuna sunulacak bir “başarı hikâyesi” uğruna riskler bilinçli biçimde görmezden mi gelindi?

Üstelik bu süreç sadece 1990’larla sınırlı kalmadı. Daha sonraki yıllarda da Brüksel’de benzer fotoğraflar verildi. “AB süreci hızlanıyor”, “kapılar açılıyor”, “tarihi eşik aşılıyor” söylemleri tekrarlandı. Papa heykelinin gölgesinde atılan imzalar hafızalardadır. Söylem hep aynı kaldı; sonuç ise hiç değişmedi. Avrupa kazandı, Türkiye bekledi. Avrupa kuralları koydu, Türkiye uyum sağladı. Kazanç Avrupa’ya, maliyet Türkiye’ye yazıldı.

Bugün Türk sanayicisi, Avrupa Birliği’nin yaptığı her yeni serbest ticaret anlaşmasının bedelini ödüyor. Avrupa malları Türkiye pazarına engelsiz girerken, Türk iş insanı hâlâ vize duvarlarına çarpıyor. Mallar serbest, insanlar yasak. Bu açık çifte standart yıllardır bilinmesine rağmen Ankara’dan güçlü bir hukuk mücadelesi değil, çoğu zaman sessizlik yükseliyor. Temenniyle yürütülen dış politika, ülke çıkarlarını korumaz.

Daha da düşündürücü olan şudur: Aynı hukuki zeminde Yunanistan hakkını aramış, dava açmış ve kazanmıştır. Avrupa hukukunu kendi lehine işletmiştir. Türkiye ise susmuş, beklemiş, “stratejik sabır” demiştir. Ama zaman geçtikçe zarar büyümüştür. Burada artık Avrupa’yı değil, Ankara’daki siyasi tercihleri ve bu tercihlere eşlik eden algı düzenini konuşmak zorundayız.

Ve artık bu mesele bir köşe yazısının sınırlarını aşmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi derhâl devreye girmelidir. Gümrük Birliği sürecinde ortaya çıktığı ifade edilen 100 milyar avroya varan kamu zararı, siyasi polemik konusu değil; doğrudan milletin hakkıdır. TBMM, bu anlaşmaların hangi şartlarla kabul edildiğini, hangi uyarıların dikkate alınmadığını, neden yıllarca hukuki ve siyasi girişimlerde bulunulmadığını ortaya koyacak bağımsız ve kapsamlı bir araştırma komisyonu kurmak zorundadır.

Meclis; imza atanları, müzakere yürütenleri ve bu dosyayı yıllarca rafta tutanları dinlemeli; gerekiyorsa uluslararası hukuk yollarının neden işletilmediğini tek tek sorgulamalıdır. Çünkü 100 milyar avroluk bir zararın konuşulduğu yerde sessizlik devlet ciddiyeti değildir. Meclis susarsa, millet zararın ortağı yapılmış olur. Bu ülkenin sanayicisinin, işçisinin ve üreticisinin kaybı karşısında “zamanı değil” demek kabul edilemez. Zaman tam da bugündür. Ya Türkiye lehine imzaların ve hukuki girişimlerin önü açılacak ya da Gümrük Birliği adı altında yıllarca biriken bu kaybın utancı, Meclis tutanaklarına geçecektir.

Whatsapp Image 2026 01 30 At 18.59.20 (2)

Whatsapp Image 2026 01 30 At 18.59.20 (5)

Whatsapp Image 2026 01 30 At 18.59.20 (4)