“Belki de biraz geç rastladım sana /

Ama her şey geç gelmiyor mu yurdumuza /

1929 buhranı bile geç gelmemiş miydi /

Eksikliğe mi alışmışız, mutsuzluğa mı yoksa /

(...)

Ne demiş uçurumda açan çiçek /

Yurdumsun ey uçurum.”

(Cemal Süreya)

Her şeyin kirlendiği, her şeyin giderek daha içinden çıkılmaz bir hâle geldiği bir zamanda yaşıyoruz. Sadece hayatın kendisi değil; umutlarımız, hayallerimiz, ideallerimiz, hatta bir zamanlar bizi birbirimize bağlayan kelimeler bile kirlendi. İddialarımızdan vurulmayı geçtim, bazen bulunduğumuz yerin altı yarılsa da içine girsek dedirtecek bir hâlin içinde yaşıyor ve bütün bu karanlığı giderek normalleştiriyoruz. Hayat ne? Yaşamak ne? Gerçekten neyin peşindeyiz diye sorsak, vereceğimiz cevapların yüzümüze karşı bir utanç gibi durmasından korkuyorum. Hikâyemiz yarım bile kalmadı artık; eksildi. Ve belki bir gün tamamlanacak olsa bile, o tamamlanmış hâlini görmeye bizim ömrümüz yetmeyecek.

Bütün bunları söylerken aklıma özellikle son yıllarda İslamcıların ve mütedeyyin insanların yaşadığı dönüşüm geliyor. Bir zamanlar yoksunluklarıyla, imkânsızlıklarıyla, dışlanmışlıklarıyla ve inançlarından aldıkları güçle bir başka hayatın mümkün olduğunu söyleyen insanların önemli bir kısmı, bugün o hayatın mümkün olduğunu göstermek yerine mevcut hayatın nimetlerinden kendilerine bir yer açmanın telaşına düştüler. Özellikle krizlerin, kırılmaların ve büyük travmaların ardından ortaya çıkan imkânlar, bir süre sonra hakikatin değil, kişisel ve grupsal hesapların aracı hâline geldi. 28 Şubat’ın gerçek mağdurlarının yaşadığı acılar bir yana, bu travmanın bugün her türlü başarısızlığın, savrulmanın ve ayıbın üzerine çekilen bir perdeye dönüşmesi insanı ayrıca yaralıyor.

Hikâyeyi berbat etmiş adamların ve kadınların, geçmişte yaşanan travmaları kendilerine sürekli bir mazeret olarak taşımaları; kendi ayıplarının üzerine başörtüsünü, dindarlığı, mağduriyeti veya “dava”yı bir örtü gibi çekmeleri neyi değiştiriyor? Daha acısı, kendilerini hâlâ kirlenmemiş gösterenlerin bile bu kirlenmişlikten doğan paya dört nala koşması değil mi? Bir zamanlar dünyayı değiştirmekten söz edenlerin bugün “proje”, “vizyon”, “marka”, “fırsat” gibi kelimelerin arkasına saklanarak kendi ruhlarındaki enkazı görmezden gelmeleri insanın içini acıtıyor. Bazen insanın içinden, bütün o büyük laflarla, janti triplerle dolaşan tiplerin ağızlarına “banyo terliği” ile vurmak gelmiyor mu? Çünkü bazı kelimeler artık anlamlarını kaybetti; bazı ağızlarda hakikati taşımıyor, yalnızca bir kariyerin, bir mevkinin veya bir çevrenin parçası olarak dolaşıyor.

Asıl mesele belki de burada. İnsan önce kendisini kaybediyor, sonra kelimelerini değiştiriyor. Dili değişen insanın zamanla gönlü de değişiyor. Bir zamanlar kul hakkından korkan, hesap gününü hatırlayan, elindeki imkânı bir emanet olarak gören insan; sonunda sahip olduklarını hakkı, makamını liyakat, çevresini dava, çıkarını da hizmet diye adlandırmaya başlayabiliyor. Böylece insan yalnızca yozlaşmıyor; yozlaşmasını anlatacak yeni bir dil de kuruyor.

Hayatını, garibanlığını, saflığını ve masumiyetini yitirmiş kimselerden bir umut doğmayacağını düşünüyorum. Belki de en büyük kaybımız budur. Ne dönülecek bir ev ne dönülecek bir hikâye kaldı. Fakat yine de insanın kendisine dönmesi mümkün. Bunun için herkes kendi içine bakmalı ve kendisine şu soruyu sormalı: En son ne zaman hakikati her şeyin önüne koyarak, hesap gününü hatırlayarak, bir başkasının hakkını kendi menfaatimin önüne koyarak bir adım attım? Cevap müspetse insan hâlâ kendisinden ümit var olabilir. Değilse, başkalarının kirini saymadan önce kendi ellerine bakmalıdır.

Belki bütün mesele yeniden oradan başlamaktır: Kendimize dönmekten, kaybettiğimiz o ilk saflığı aramaktan, hayatı yeniden hakikatin karşısında tartmaktan. Çünkü elimizde kalan son şey, başkalarının ne olduğuna karar vermek değil; kendi içimizde neye dönüştüğümüzü fark etmektir. Ve belki ancak o zaman, bütün bu karanlığın içinden yeniden bir çiçek çıkabilir. Uçurumun kenarında değil, uçurumun içinden…

“Ne demiş uçurumda açan çiçek

Yurdumsun ey uçurum.”

Hoşça bakın zatınıza…