Bugün insanlık, birbirini çevreleyen üç daireli derin bir krizin eşiğinde varoluş mücadelesi vermektedir. Varlık âleminde hareketin aslî bir unsur olduğu, gök cisimlerinin yörüngesinden bireysel yaşantılara kadar her şeyin sürekli bir akış içinde bulunduğu gerçeği, insanın bu gidişata takınacağı tavrın hayatiyetini açıkça ortaya koymaktadır. Bu süreç, insanın iradesiyle ya bir selamete ya da kendi eliyle hazırlayacağı kaçınılmaz bir yıkıma evrilebilir. Sorunun tam merkezinde ise “insan” faktörü bulunmaktadır. Yaratıcının varlığı insanın istifadesine sunması büyük bir hikmet barındırırken; bu emaneti idrak etmedeki köklü hatalar, fiziki sınırları aşan felaketleri tetiklemektedir. Sufilerin asırlar önce dile getirdiği derin hakikat tam da budur: “İnsan bozulursa kâinat da bozulur; insan ıslah olursa kâinat da ıslah olur.”

Bu kriz sarmalından çıkış arayışında öncelikle yüzleşmemiz gereken temel meselelerden biri, modern dünyanın ideolojik bir dogma haline getirdiği “maddi-ekonomik büyüme” fetişizmidir. Aydınlanma felsefesinin dar sınırları içinde çözülemeyen bu durum karşısında, dinî düşüncenin de zaman zaman yanlış bir kulvara saplandığı görülmektedir. Müslümanların “nasıl daha çok büyüyebiliriz” sorusuyla zihinlerini meşgul etmesi, temel kaynaklarını bu yönde seferber etmesi ve siyasi ideolojilerini kalkınma üzerine kurması yanıltıcı bir okumadır. Yüzyıllardır sürdürülen bu yanlış istikametten vazgeçilmeli; İslam’ın ilerlemeye ve kalkınmaya karşı olmadığını savunma refleksi aşılarak köklü bir zihniyet sorgulamasına gidilmelidir.

Krizin ikinci boyutu toplumsal barış ve bir arada yaşama iradesidir. Ötekinin öteki olarak kabul edilip şeytanlaştırılmadığı bir adalet düzeninin kurulması, yaratılış eksenli kelâmî bir temele dayanmaktadır. Özgürlük, ahlak ve adalet formlarının hakiki anlamı keşfedilmeden birlikte yaşama arzusu karşılıksız kalmaya mahkûmdur. Üçüncü ve en kritik halka ise nefsin kontrol altına alınmasıdır. Liberal kapitalizm, nefsin doyumsuz arzularını ve heveslerini sürekli kışkırtarak büyüme ideolojisini ayakta tutmaktadır. Yeryüzünün yaşadığı bu bunalım, aslında insanın kendi iç dünyasında, ötekiyle, tabiatla ve Yaratıcıyla yaşadığı derin çatışmanın dışa vurumudur. Bu noktada sığınabileceğimiz kök fikir, bizi öteki insanla aynı hukuk çerçevesinde buluşturacak ve nihayetinde “silm” kavramıyla tabiatla barıştıracak kurucu bilgidir.

Kapitalizmi veya sosyalizmi revize ederek bu krizden çıkış bulmak imkânsızdır. İslam’ın bu sistemlerle uzlaştırılması da bir çözüm sunmaz; çünkü bu sistemlerin insanı kendi özüyle yüzleştirme gibi bir gündemi yoktur. Çıkış yolu, İslam’ın manevi ve irfani boyutu olan “ihsan” bilinciyle insanın kendi nefsiyle yüzleşmesinden geçer. Hastalığımızın doğru teşhisi için, hız tutkusuyla raydan çıkmaya yeltenen ancak makinistin “terketme iznim yok” cevabıyla karşılaşan tren yolcusunun hikâyesini hatırlamak gerekir. Kucağında yaşadığımız tabiatı kendi tabii temposunun çok ötesinde zorladığımızda, tabiat bize yıkıcı bir dille karşılık vermektedir.

Bilimsel yöntemin öncülerinden Francis Bacon’ın, sorgu hâkimliği tecrübesinden ilhamla doğayı işkence yoluyla konuşturan bir nesne olarak gören yaklaşımı, insanı doğanın efendisi değil, kendi özünün cellâdı konumuna getirmiştir. Tabiata uygulanan her fiziksel ve zihinsel ihlal, aslında insanın aşkın ve manevi yönüne verilen zarardır. Bu bağlamda, zihinsel bir arınma için öncelikle içimizdeki kokuşmuş kalıpları tamamen boşaltmamız şarttır. İdris Şah’ın vurguladığı gibi, testinin içindeki su kokuşmuşsa onu boşaltmaktan başka çare yoktur ve kozmetik parfümlerle bu koku bastırılamaz. Sufilerin belirttiği gibi, beden sadece fizyolojik bir varlık değil, sonsuzluğa açılan engin bir iç dünyadır ve bu dükkânda hesapsız hazineler saklıdır. İnsan bu hazineden habersiz bir şekilde fakru zaruret içinde ömür tüketmektedir.

Varlık ağacının meyvesi insan, meyvenin meyvesi ise bilinçtir. Bilinçsizlik hali hem ağacı hem meyveyi kurutur. Hz. Ali’nin “İnsan küçük bir kâinat, kâinat büyük bir insandır” tespiti, her iki âlemin de doğru bir bilince olan bağlılığını gösterir. İnsanın aslına rücu etmesi, olgunluk derecesine (kemal) ulaşması ve Delf Tapınağı’ndan Yunus Emre’ye kadar uzanan, “Kendini bil” şiarını kuşanması gerekmektedir. Yunus’un ifade ettiği üzere, ilim ancak kendisini bilmekle anlam kazanır. Bilgiyi maddi güç elde etmenin bir aracı değil, ruhu tezkiye etmenin bir yolu olarak görmek elzemdir. Tasavvuf, nefsin arındırılması ve kalbin saflaştırılması sürecini ifade eden batınî bir fıkıh olarak bu noktada rehberlik eder.

Son olarak züht kavramının yanlış anlaşılmalarından arındırılması gerekir. Züht, dünyayı tamamen terk etmek ya da dağ başlarında riyazetle yaşamak değil; kalbi fani arzuların esaretinden kurtararak Allah ile irtibatlı kılmaktır. Necmettin Kübra’nın belirttiği gibi gerçek züht, makam, mevki ve mal sevgisine değer vermemektir. Rızık temini ve dünya için çalışmak meşrudur; ancak asıl olan, seküler dünyanın gürültüsü içinde, “Halk arasında Hak’la beraber” kalabilme bilincini koruyabilmektir.

Hoşça bakın zatınıza…

-----------------------
*Yazının ikinci bölümü hafta içi yayımlanacaktır.