Cevat Rıfat Atilhan; Yahudi ve masonluğun aleyhindeki eserleri, çeşitli gazete ve dergilerdeki yazıları, makaleleri sebebiyle Yahudi ve mason çevreler tarafından "Orta Doğu’nun Hitler’i" veya "Türkiye’nin Hitler’i" olarak tahkir edilmeye çalışılır. Oysa o, yazdığı 70 küsur eseri ve binlerce makalesi olan bir dava ve mücahede adamıdır. Balkan Harbi, Birinci Dünya Harbi ile Suriye-Filistin ve Sina cephelerinde görev almış, 1. ve II. Gazze Meydan muharebelerine iştirak etmiş, istihbarat subaylığı yapmış, Osmanlı ordusunun yenilmesinde en büyük amillerden biri olan Nili adlı Yahudi casusluk örgütünü çökertmiş bir mücahid, bir gazi ve İstiklâl Madalyası sahibi bir kahraman…

Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile Mersinli Cemal Paşa’nın emrinde çalışmaya başlar. Sina ve Filistin cephelerinde verdiği mücadeleyle öne çıkar. Millî Mücadele yıllarında ise Zonguldak ve havalisinde büyük yararlılıklar gösterir. 1925’te genç yaşta kendi isteğiyle emekli olan Cevat Rıfat, hayatını İslâm dâvâsına vakfeder. Ne var ki birbirinden değerli eserler ve binlerce makale yazmasına rağmen ismi ve eserleri hakikatleri dile getirmesinden dolayı Siyonist ve Mason çevrelerce unutturulmaya çalışılır. Ayrıca resmî ideolojiye aykırı bir şekilde tarihi hakikatleri ortaya koyması da yine onun bazı çevrelerce yine unutturulmak istenmesinin bir başka sebebidir. Şimdi söz verdiğimiz minval üzere Filistin ve Suriye’nin nasıl kaybedildiğine dair o savaşlara bizzat katılmış biri olan merhum Cevat Rıfat’ın o savaşlarla ilgili bazı tespitlerini aktaralım:

“… Beklediğimiz büyük taarruzun başlamış olduğu anlaşılıyordu. Bu Arap kuvvetleri cephe ile Şam arasını ayırmak, yani ric’at hattını kesmek ve orduyu olduğu yerde imha etmek için ileri sürülmüştü.

Artık hiçbir şey düşünmeden ve hatta kimseye veda bile etmeden hemen trenle cepheye hareket etmek zarûrî olmuştu. Öyle de yaptık ve yıldırım hızıyla Der’a’ya yetiştik. Urban/bedeviler hattın birçok yerlerini ve köprüleri tahrip etti. Cesur bir insan olan Hacim Muhiddin Bey’le kumandanları Mersinli Cemal Paşa lâzım gelen kat’i talimatı verdi. Biz durmadan Nablus istikametinde trenle yola çıktık.

Nablus’a geldiğimiz vakit 4. Ordu Kumandanı, 7. Ordu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa ile görüşmek ve dedikoduların mahiyetini öğrenmek istedi. Karargâha gittik. Yaverleri, geldiğimizi bildirdiler. ‘Beklesinler’ diye haber getirdi. Yarım saat, bir saat bekledik. Garip bir vaziyet karşısında kalmıştık. (Mersinli) Cemal Paşa’nın ziyadesiyle canının sıkıldığı bariz bir şekilde görülüyordu. ‘Paşam, Selânik’ten beri Mustafa Kemal Paşa ile aranızda bazı anlaşmazlıkların olduğu söyleniyor, acaba doğru mudur?’ diye sordum. ‘Doğru… Fakat oğlum, vatan meselesi mevzubahis olduğu yerde şahsi düşüncelerin yeri yoktur. İcap ederse gururumuzdan dahi fedakârlık ederiz’ dedi. Bunda bu Türk oğlu Türk asker çok samimi idi.

İki saate yakın bir beklemeden sonra 7. Ordu Kumandanı misafirini gecelikle karşıladı. Bu ince teferruat, tarih için lüzumlu malzeme olduğundan buraya kaydettim.” (Cevat Rıfat Atilhan, Filistin-Suriye Cephesinde Kahramanlar ve Hainler, İslâmbol Yayınları, İstanbul 2025, s. 52).

Bu süreçte “İngiliz ordusu dağlar gibi malzeme ve vasıtalara ve Mister Balfour’un Yahudilerden temin ettiği milyarlık kredilere ve Arz-ı Mukaddes’te mamurelerinin temellerini kendi elimizle attığımız (On yıllık İTC iktidarını kastediyor) Siyon casuslarının yardımına dayanarak son ve kat’i taarruzunu yapıyordu. Bu sadece iki düşman ordunun savaşması değil, aynı zamanda Haçlıların Hilâl’e ve İslâm ordusuna da son hücumu idi…” (Cevat Rıfat Atilhan, age, s. 53).

Artık savaşın sonu görünür… Gök gürültüsünü andıran ağır toplar ateş püskürür…

Cevat Rıfat, şöyle devam eder:

“… Hemen fırkalara telefon ettim. Aldığım korkunç haber:

‘- Düşman, Mustafa Kemal Paşa kumandasındaki 7. Ordu cephesinden açtığı (yahut bulduğu) geniş bir gedik içinden sola kıvrılarak 8. Cevat Paşa ordusunun gerisine düşmüştür. Bu ani ve müthiş çevirme hareketi aşağı yukarı bütün 8. Ordu’nun elden çıkmasını mucip olmuştur. O kadar ki, Ordu Kumandanı (Cevat Paşa) bile güç bela ve başındaki kalpağını bile giyemeyecek kadar zorlukla canını kurtarabilmiştir.

Fırka kumandanlarına Ordu Kumandanı (Mersinli Cemal Paşa) nâmına soruyorum:

- 7. Ordu ne âlemde? Nasıl olup da düşman bu orduyu çiğneyerek 8. Ordu’nun gerisine düşebilir?

Cevap:- 7. Ordu aldığı emir üzerine muharebeyi kabul etmeden Bisan istikametinde geri çekilmiştir…” (Cevat Rıfat Atilhan, age, s. 55).

(…)

“Ordu Kumandanı soruyor:

- 8. Kolordu Kumandanı nerede?

- Bilmiyoruz Paşa hazretleri! Fakat Asım Bey’le Ömer Lütfi Bey kıtalarının başında ve ric’at birliklerinin en gerisinde…

- 7. Ordu nerede? Kumandanıyla temas edemediniz mi?

- 7. Ordu şafakla beraber Nablus-Bisan istikametinde sessizce çekilmiş. Hiçbir temas ve haber yok. 48. Fırka da Hûd Tepesi’nden her tarafı gördüğü halde buna dair malumat elde edememiş. Ortalık ağardığı vakit Musallaba sırtlarında ve daha gerilerde bu orduya dair bir şey görememiş. Sadece 7. Ordu’dan açılan büyük gedikten düşmanın coşmuş seller gibi Cevad Paşa ordusunun (8. Ordu’nun) arkasına düştüğü görülmüş. Bildiğimiz bu kadar…

Ordu kumandanı ve karargâhı bütün ric’at kıtalarının en gerisinde mütevekkilâne yürüyor. Amman’da müdafaa imkânı olmadığını ve bu kadar kısa bir mesafede ric’atı durdurup karışıklığı düzeltmenin imkânı olmadığını görüyor ve nihayet Der’a hattına kadar çekilmeyi emrediyor. Esasen Der’a’ya kadar orduyu bir yerde tutmak, intizama sokmak asla mümkün değil… Mukadderata boyun eğmiş, sellere kapılmış, iradesiz, bu hercümerce kendimizi kaptırmış, çekiliyor, çekiliyor, çekiliyoruz. Bir ordumuzun, birdenbire, bizden değilmiş gibi bir hareketi yüzünden altüst olmuş bulunuyoruz…”

(…)

“Der’a’dayız. Artık Şam şehrine 120 km kadar bir mesafe var. 4. Ordu Kumandanı Mersinli Cemal Paşa ile 7. Ordu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa burada karşılaştılar.

Hadiselerin bu feci inkişafından son derece müteessir ve asabi olan Mersinli Cemal Paşa, 7. Ordu Kumandanı’nı görünce zapt edilemeyen bir infial ve şiddetle şöyle haykırdı:

- Bu hali görüyorsunuz paşa hazretleri! Allah bunu zât-ı devletinizden soracaktır! Üç ordu müşterek bir müdafaa yapmış, müşterek bir mukavemet göstermiş olsa idi bu perişanlık husule gelmeyecekti!

- Paşam, Beysan-Taberiye istikametinde geri çekilmemiş olsa idik ordunun ric’at hatları kesilmiş olacaktı. Zat-ı devletiniz emrinizdeki üçüncü süvari fırkası ve öteki süvari alaylarıyla bu işe müdahale buyursa idiniz olmaz mıydı? İki gün geç kaldınız.

Bu muhavere hiddet ve asabiyetle 20 dakika kadar sürdü. Ben Erkân-ı Harb Reisini çağırmak için bir müddet yanlarından ayrıldım.

Konuşmanın sonunda Mustafa Kemal Paşa, sert bir eda ile:

- Münakaşayı bırakalım paşam! Siz ordunun en kıdemli kumandanı sıfatıyla Zât-ı Şâhane’ye sulh teklifinde bulununuz, vaziyeti müşahede buyuruyorsunuz! dedi.

- Siz Zât-ı Şâhâne’nin yâveri ve mutemedisiniz. Kendileriyle dostluğunuz vardır. Lüzum görüyorsanız bu teklifi siz yapınız! Umarım ki, Kisve hattında da bizi yalnız bırakmazsınız!

Ve selâmsız sabahsız birbirinden ayrıldılar. Bu hal zaten mâneviyatı bozulmuş olan insanlar üzerinde bütün bütün menfi tesirler yaptı…” (Cevat Rıfat Atilhan, age, s. 57-59).

Merhum Cevat Rıfat, bu hadiseleri aktardıktan sonra şu yorumu yapar:

“Vereceğimiz hükümlerde hissi olmamak, namuslu, bîtaraf ve asker kalmak şartıyla ahvale ve vaziyete dikkatle bakacak olursak bütün karışıklıkların kaynağını 4., 7. ve 8. orduların müşterek bir müdafaa yapamamış, 7. Ordu’nun ‘muntazam ric’at’ endişesiyle mukavemetsiz, mukavemetsiz olunca da tabiatıyla oldukça muntazam çekilmesi ve 8. Ordu’nun da sol cenahından apansızın çevrilmek sûretiyle bir anda eriyip gitmesi bu bozgunun başlıca sebebini teşkil eder…”

Cevat Rıfat, 12 Mayıs 1918’de gösterdiği yararlılıklar sonucunda rütbesi yüzbaşılığa yükseltilir. Filistin Cephesi’nde gösterdiği cesaret ve kahramanlıktan dolayı ise 18 Haziran 1918’de “Muharebe Gümüş Liyakat Madalyası”, 5 Temmuz 1918’de de “2. Sınıf Demir Salip Nişanı” ile mükâfatlandırılır… Kanaatimce bu gelişmeler, verilen ödüller onun tarihi hadiselere vukufiyetinin ve anlattıklarının büyük önemi haiz olduğunu bütünüyle doğrular…