Vefat etmeden birkaç yıl önce Dolmabahçe Sarayı’na davet edip sohbet etme imkânı bulduğum merhum Kemal H. Karpat Hoca, “İslâm’ın Siyasallaşması” başlıklı hacimli eserinde “Osmanlı Devleti’nin Son Döneminde Kimlik, Devlet, İnanç ve Cemaatin Yeniden Yapılanmasını” konu edinir. Karpat, eserinde “Osmanlı-Avrupa İlişkileri ve İslâmcılık” konularını incelerken, Yeni Osmanlıların ve Jön Türklerin fikir ve düşünce bağlamında Fransa tarafından nasıl yönlendirildiğine, biçimlendirildiğine dair söyledikleri büyük bir önem ve vahâmet kesbeder. Şöyle ki:
“… Gerçekten de, Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki entelektüel, felsefî ve siyâsî nüfuzu Abdülhamid’in saltanatı döneminde büyük ölçüde arttı; bunun başlıca sebebi modern eğitim, okuryazarlık yüzdesi ve gazete tirajlarındaki artıştı.
1882’de yerini İngiltere’ye bırakıncaya kadar Fransa, dünyanın en çok korkulan ve nefret edilen sömürgeci gücüydü. Ama öte yandan hem entelijansiyanın hem de orta sınıfların Batılılaşmış kesimlerinin edebî zevk, siyâsî düşünce ve modern yaşam tarzı bakımından hemen hemen rakipsiz esin kaynağı olmuştu. Osmanlılarla yarım yüzyıldan beri süren yakın ilişkilerine rağmen, İngilizlerin Türkler üzerinde dil, fikir, giyim kuşam ve beğeni bakımından etkileri asgarî düzeyde kaldı. Buna karşılık, mizaç ve sosyo-politik gelenekler bakımından Osmanlı toplumu İngilizlere, Fransızlardan daha yakındı. Fransızlar yeni Osmanlı entelijansiyası için İngilizleri çok geride bırakan en büyük esin kaynağıydı. Osmanlı aydınlarını etkileme yetenekleri çok daha büyüktü. Osmanlı aydınları içinde, İngiltere’ye giden bir kişiye mukabil, Fransa’ya giden yirmi kişi vardı ve Fransızlar Türklerin önüne hem İslâm ve Türkler hakkında kendi sübjektif görüşlerini hem de İngiliz aleyhtarı klişelerini koyuyorlardı. Türk aydınlarının büyük bir kesimi Fransız propagandasını hızla kendine mal etti ve onu ‘Batılı’ görüşlerinin ve ‘milli’ kültürlerinin bir parçası haline getirdi. Fransa, bu aydınların dünya görüşlerini belirledi ve biçimlendirdi. Jön Türkler örneği bunun canlı kanıtıdır; Fransız arkadaşları çoğu zaman Jön Türklerin gizli servislerinde ajan olarak çalıştılar. Fransız radikallerinin antiklerikalizmi (ruhban düşmanlığı) ‘Batıcı’ Osmanlılarda din düşmanlığı oldu ve pozitivizm de bunun ilmî izahına hizmet etti. Birçok Osmanlı aydını kendini gelenekçilikten, kendi kültür ve tarihinden soyutladı ve ‘yeni’ olan her şeye susamışçasına sarıldı; bütün bunlar Fransız renklerine bürünmüş olup Fransız dış politikasına hizmet ediyordu. Son olarak, Fransızlar Osmanlı aydınlarının zihnine, Batı medeniyetini (Fransız kisvesi içinde) göklere çıkaran akılcı argümanlar kullanarak, Osmanlılardaki gerilemenin sebebi olan bir İslâm imajı aşıladılar…” (Kemal H. Karpat, İslâm’ın Siyasallaşması, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2001, s. 406-407).
Karpat’ın bu analizi Osmanlı aydınlarının Tanzimat sonrası zihni bağlamda uğradığı dejenerasyonu ve günümüze kadarki yansımasını bütünüyle ortaya koymaktadır.
Yine Karpat Hoca, bir başka eserinde, Ahmed Rıza’nın öncülüğünde Paris’te yayımlanan Jön Türklerin yayın organı olan Meşveret gazetesinden bahisle, “Meşveret gazetesi, Fransız gizli servisinin denetimi altındaydı ve onun tarafından finanse ediliyordu” ifadesi, bu noktada dikkate alınması gereken bir başka önemli husustur. (Bkz. Kemal H. Karpat, Elitler ve Din: Osmanlı’dan Günümüze, Çev. Güneş Ayas, Timaş Yayınları, İstanbul 2009, s. 257).
Ayrıca konuyla ilgili olarak M. Hasan Bulut, kaleme aldığı “İngiliz Derviş-Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert” başlıklı eserinde çok belirgin bir biçimde Jön Türklerin yabancı gizli servisler, özellikle de İngiliz ve Fransız istihbaratları tarafından nasıl himaye edildiğini ve nasıl yönlendirildiğini ayrıntılı biçimde konu edinir. (Bkz. Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş-Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 5. Baskı, IQ Kültür Yayınları, İstanbul 2020, s. 165-211).
Maalesef Karpat Hoca’nın dikkat çektiği üzere, 1860’ların ortasından itibaren Yeni Osmanlılar’dan başlayarak, özellikle de Batı’da konuşlanan Jön Türkler, bütünüyle devletin hayrına çabalarından ziyade, İngiltere’nin, daha çok da Fransa’nın başını çektiği Batılı devletler tarafından yönlendirilerek onların hayrına çalışmışlardır. Sözgelimi her ne kadar finansmanı Damad Mahmud Paşa tarafından üstlenilse de, 4 Şubat 1902’de Paris’te gerçekleştirilen Jön Türk Kongresi’nin Fransız Senatosu üyesi Lafeuvre Contalis’in evinde yapılması ciddi biçimde düşündürücüdür. Her halükârda bir Fransız senatörün evini ya da malikânesini Jön Türklere açması hayırlı bir gelişme olmasa gerekir. Yine bu doğrultuda Makedonya menşeli ve asker ağırlıklı bir komita hareketi olarak Rumeli’de neşet eden “Osmanlı Hürriyet Cemiyeti”nin, kuruluşundan itibaren hem bazı Avrupa devletleriyle hem de Makedon, Ermeni, Rum, Bulgar vesaire gibi komitalarla iş birliği yapmaları, özellikle de Masonların localarını onların emrine amade kılmaları çok düşündürücü ve yine vahâmet kesbeden bir durumdur.
Bu noktada yine belirtelim ki, Osmanlı Devleti’ni kurtarmak düşüncesiyle ortaya çıkan fakat onu çöküşe ve yıkılışa sürükleyen, Jön Türklerin, İttihad ve Terakkî Cemiyeti / Komitası mensuplarının en büyük açmazları, kendi gafletleri ve çıkarcılıkları olmuştur. Çıkarcılıkları derken, ülkedeki yönetimin değişmesini savunurken kendi menfaatleri, makam ve mevki ihtirasları da önemli bir etkendir. Özellikle de meşrutiyete geçişle birlikte Osmanlı Devleti’nde sulh ve sükûnu İttihad ve Terakkicilerin liyakatsiz ve ehliyetsiz kadroları tarafından, ihtilallerle, isyanlarla, kötü idarelerle, kargaşalarla, darbelerle, savaşlarla devleti felâketten felâkete sürükler, bu felâket sürecinde şahsî ihtiras noktasında makam mevki hırsı, çıkar çatışması ve çekememezlik gibi menfi hasletler de fazlasıyla ön plana çıkar.
İttihad ve Terakkî üzerine ciddi çalışmalarda bulunan Tanin’in yazarı Muhittin Birgen, eserinin başlangıcında “Hasta ve mahkûm bir imparatorluğun son ve talihsiz doktoru olan İttihad ve Terakkî" şeklinde bir tesbitte bulunur. Bu kısmen doğrudur, İttihad ve Terakkî Osmanlı Devleti’ni kurtarma operasyonuna girişir. Ne var ki, bilgisizliğiyle, acemiliğiyle, cehâletiyle ameliyata kalkıştığı Osmanlı Devleti’ni kısa sürede felç ederek ameliyat masasında bırakır. Bu yetmezmiş gibi doktor geçinen İttihadçı liderler, beceriksiz operasyonlarıyla ölümüne sebep oldukları hastanın cenazesini ortada bırakarak suçlu psikolojisinin ağırlığından ve tutuklanma korkularından dolayı çareyi tamamıyla çöküşe sürükledikleri ülkelerinden firar etmekte bulup, soluğu Almanya’da ve Kırım’da alırlar…
Hâsılı, İttihad ve Terakkî Cemiyeti, iktidar süreci 1908 ile 1918 yıllarını kapsıyor gibi gözükse de Cumhuriyet’in tek partili yıllarında da farklı şekilde, güç ve çıkar çatışmaları doğrultusunda varlığını devam ettirmiştir. Cumhuriyetin tek partili sürecinin yanı sıra çok partili ve ihtilallerle geçen çalkantılı dönemde de siyâsî, sosyal ve kültürel açıdan derin izler bırakmıştır. Nitekim tek partili dönemin cumhurbaşkanlarının, meclis başkanlarının, başbakanlarının, pek çok mebusun ve çok partili dönemin de yine ilk Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın ve bazı mebusların önde gelen İttihadçılardan olması, bunun en belirgin göstergesidir...
Bitirirken, CHP’nin sabık genel başkanı Özgür Özel’in geçtiğimiz yıl, “Biz Jön Türkleriz / Jön Türklerin devamıyız” şeklindeki tesbitine bir itirazımız yok. İlerleyen süreçte Jön Türklerin zihniyetini, düşüncelerini konu ediniriz inşaallah. Fakat Özel’in bu açıklamasından sonra sorulması gereken soru CHP Jön Türklerin devamıysa “Acaba günümüzdeki hangi parti İttihad ve Terakki’nin devamıdır?”
Hemen hatırlatalım: Jön Türk ve İttihadçı ayrımını şöyle tasnif etmek mümkündür: Her İttihadçı bir Jön Türk’tür, fakat her Jön Türk bir İttihadçı değildir…