Şampiyonlar Ligi’nde iki temsilcimizin aldığı sonuçlar taraftarlarını üzerken yorumcular genellikle olayın magazinsel boyutlarına yöneldiler. Elbette işin teknik boyutlarıyla ilgilenen yorumlar da az değil. Ancak meselenin yapısal boyutu, aradaki farkı bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. Büyük harcamalarla yıldız isimler transfer edilirken oyun ve mücadele düzeyinde sahada ortaya çıkan farkın kapatılması mümkün görünmüyor. Düşük bütçeli ama yapısal sorunları daha az olan Kuzey takımlarının ortaya koyduğu direnci bile göstermekten uzak bir görüntüyle karşı karşıyayız.
“Futbol aklı” çok kullanılan bir tabir. Ne var ki ortaya çıkan tablo, bu aklın ya hiç oluşmadığını ya da kişisel çıkarların, günü kurtarma telaşının ve kısa vadeli başarı beklentisinin gölgesinde kaldığını gösteriyor. Maalesef günü kurtarmaya yönelik her adım hem kulüp hem de millî takım düzeyinde sistemin gerçeklerini gözler önüne seriyor. Kuralları ve kurulları esnek, kararları kişilere göre değişebilen bir yapıdan sürdürülebilir başarı beklemek, belki hayalperestlik değil ama ciddi bir yanılgıdır.
Zevk almayı unutmuş, yalnızca diğerinin başarısızlığı üzerinden kendine anlam alanı bulan bir düzenden ne spor ne sporcu ne de akıllı bir yönetişim çıkar. Rakibinin kaybetmesiyle sevinen, kendi takımının sorunlarını konuşmak yerine başkasının hatalarına sığınan bir taraftarlık kültürü de bu kısır döngüyü besliyor. Böylece futbol, ortak bir heyecan ve estetik üretme alanı olmaktan çıkıp bitmeyen bir hesaplaşmanın sahasına dönüşüyor. Sonuçta kazananın bile neyi kazandığı, kaybedenin ise neden kaybettiği yeterince tartışılmıyor.
Oysa Avrupa futboluyla aramızdaki farkı yalnızca ekonomik imkânlarla açıklamak mümkün değil. Para elbette önemli; nitelikli oyuncuya ulaşmayı, tesisleşmeyi ve rekabet gücünü artırmayı sağlar. Ancak paranın başarıya dönüşebilmesi için onu doğru yönlendirecek bir kurumsal akla ihtiyaç vardır. Transfer edilen oyuncunun hangi oyun anlayışına hizmet edeceği, teknik direktörün hangi ölçütlerle seçileceği, altyapının nasıl geliştirileceği ve sportif başarının hangi göstergelerle değerlendirileceği önceden belirlenmelidir. Her yeni yönetimle değişen hedefler, her başarısızlıkta yeniden kurulan kadrolar ve her sezon başında tekrarlanan büyük vaatler, kaynakları tüketirken kurumsal hafızayı da yok ediyor.
Üstelik sorun yalnızca kulüplerin yönetim biçimleriyle sınırlı değil. Federasyonun karar alma süreçlerinden hakemlik sistemine, altyapı organizasyonundan antrenör eğitimine kadar uzanan geniş bir alanda güven veren, öngörülebilir ve hesap verebilir bir düzen kurulmadan kalıcı başarı elde edilemez. Kuralların herkese eşit uygulandığı, başarısızlığın gerekçelerinin açıkça tartışıldığı ve liyakatin kişisel ilişkilerin önüne geçtiği bir futbol iklimi oluşturulmalıdır. Aksi hâlde her yenilgi yeni bir tartışma, her galibiyet ise ertelenmiş sorunların üzerini örten geçici bir perde olacaktır.
Maalesef kokuşmuşluk, geçici tedbirlerle ancak makyaj mesafesinde giderilebilir. Birkaç pahalı transfer, teknik direktör değişikliği ya da yönetim açıklaması, sistemin derinlerine işlemiş sorunları ortadan kaldırmaz. İhtiyaç duyulan şey, yalnızca kadroların değil, futbolu yönetme ve anlama biçiminin de değişmesidir. Türk futbolunun önündeki temel mesele, bir sonraki maçı kazanmak değil, yarın da kazanabilecek bir yapı kurmaktır. Bunun için sabır, liyakat, şeffaflık ve uzun vadeli planlama gerekir. Başarıyı kişilere, başarısızlığı şansa bağlayan anlayış terk edilmelidir. Çünkü futbol, yalnızca sahaya on bir oyuncu çıkarmaktan ibaret değildir; o on bir oyuncunun arkasında çalışan bir sistemin ürünüdür.
Artık makyajın değil, temel bir dönüşümün zamanıdır. Aksi hâlde Avrupa sahalarında alınan her yenilgiyi bir istisna gibi tartışmaya devam eder, asıl gerçeği görmezden geliriz. Sorun, yalnızca rakiplerimizin bizden daha iyi olması değil, bizim daha iyisini üretecek düzeni kuramamış olmamızdır. Hoşça bakın zatınıza…