Fevzi Çakmak, Rumeli’de 14 yıl boyunca görev yaparken sırayla önce yüzbaşı, sonra binbaşı, akabinde yarbay/kaymakam rütbesine yükselir. Görev sırasında bölgeyi ve bölgede yaşayanların kültürlerini, geleneklerini, hayata bakışlarını daha iyi anlamak ve başarılı olmak için Sırpça, Bulgarca ve Arnavutçayı öğrenir. Ayrıca 1906’da İstanbul’a gelerek evlenir ve eşi Fitnat Hanım’la birlikte tekrar görev yeri olan Metroviçe’ye döner.
Bu yıllarda Balkanlar’da özellikle subaylar arasında İttihadçıların yoğun faaliyetlerine bigâne kalamaz ve İTC’nin Metroviçe şubesinde Gizli İdare Heyeti Reisi olarak görev alır. Fakat bu, uzun soluklu olmaz. Çünkü İttihadçıların düşüncelerini inandırıcı bulmaz.
Burada dikkat çeken bir husus vardır: 1908 Temmuz’unda Şemsi Paşa’nın İttihadçıların bir fedaisi tarafından öldürülmesi... Bu hadisenin Fevzi Çakmak’a ilgisine gelince, Çakmak, 1901 tarihinden itibaren önemli bir askeri şahsiyet olan Şemsi Paşa’nın yaveri olarak çalışmaktadır.
1908 Temmuz ayı başlarında Manastır’a bağlı Resne Nahiyesi Mevki Kumandanı Kolağası Ahmed Niyazi dağa çıkar, akabinde onu Binbaşı Enver, Ohri Redif Taburu Kumandanı Kolağası Eyüb Sabri takip eder. Böylelikle ayaklanma başlatılır. Osmanlı ordusunda görev yapan ve Sultan Abdülhamid’e bağlı olduğu bilinen subaylar, paşaları İttihadçı fedailer tarafından çeteciliğin her türlü yöntemi kullanılarak katledilirler.
Saray, ihtilâlin yayıldığı ve mahallî görevlilerin gelişmelere karşı âciz kalmaya başladığı sırada Anadolu’dan bölgeye redif taburları gönderme kararı alır. Diğer yandan Başkâtib Tahsin Paşa imzasıyla yine Saray’dan çekilen bir telgrafla, daha evvel çeşitli Arnavut isyanlarının bastırılmasında önemli yararlılıkları görülen ve Metroviçe’de bulunan Şemsi Paşa’nın isyan hareketinin tenkiline memur edilerek alınacak önlemler hakkında mütalaasının sorulması ve Prizren’den diğer bir telgrafla da geniş yetkilerle Manastır’a hareketinin kendisine bildirilmesi istenir. (Bkz., Faik Reşit Unat (haz), İkinci Meşrutiyetin İlanı ve Otuzbir Mart Hadisesi-Ali Cevad Bey’in Fezlekesi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1991, s. 158).
Burada kısaca Şemsi Paşa hakkında bilgi vermekte fayda var:
Şemsi Paşa, alaylı bir asker olup neferlikten paşalığa kadar yükselmiş bir zâbittir. Aynı zamanda Sultan Abdülhamid’in son derece itimad ettiği biridir… Rumeli’deki mühim işler hep ona havale edilir. Arnavut-Boşnak kökenli, alaylı, hatta okuma ve yazması olmadığı iddia edilen, fakat tecrübeli bir komutan olan Şemsi Paşa, bölgeyi, insanların gelenek ve göreneklerini iyi tanır. Ona göre Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde bulunduğu zayıf durumun tek nedeni kabiliyet ve cesareti olan güçlü komutanların eksikliğidir…
Şemsi Paşa ve erkân-ı harp zabiti Fevzi Efendi, bu bölgede yedi sene beraber görev yaparlar. … Fevzi Efendi, komutanının siyasi fikirlerini paylaşmaz. Sultan II. Abdülhamid’e sadakatine, istibdat taraftarlığına ve meşrutiyet düşmanlığına karşı çıksa da, askerî bilgi ve tecrübe bakımından ondan pek çok şey öğrenir. (Bkz. Nilüfer Hatemi, Mareşal Fevzi Çakmak ve Günlükleri, c. 1, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2010, s. 61-62).
Tekrar konuya dönersek; Rumeli’de kargaşa başlayınca Sultan Abdülhamid tarafından bu kargaşayı gidermek ve düzeni sağlamak için Şemsi Paşa görevlendirilir. Şemsi Paşa, 20 Haziran 1908’de yerine Fevzi Bey’i vekil bırakarak hareket eder.
7 Temmuz 1908 Manastır’a vasıl olur. Padişaha rapor göndermek için girdiği Manastır Postahanesi’nde on saat kadar makine başında kalır ve Yıldız’a telgraf çeker. Bunu karşılıklı birkaç telgraf daha izler. İkindiye doğru postahaneden çıkarken İttihad ve Terakkî fedâilerinden Bigalı Teğmen Atıf (Cumhuriyet dönemi Çanakkale Milletvekili Atıf Kamçıl) tarafından tabancayla vurularak öldürülür.
Fevzi Paşa ise bundan mülhem olarak İttihadçıların eylemlerinin Rumeli’de karmaşayı daha da artırdığını şöyle izah eder:
“Hele bu cemiyete giren bazı subaylarda silahlarını Osmanlı ordusu ileri gelenlerine çevirmeye başlayıp suikastlar tertiplemeye koyulunca, bir çeşit çeteler kurup tıpkı Bulgar, Rum eşkıyası gibi dağa çıkmaya başlayınca devletin otoritesi bir kat daha sarsıldı.
Öldürülenler çoğunlukla Abdülhamid’e bağlı kişilerdi. Bunların hafiye oldukları söyleniyordu. Bu suikastlar asayişi bir kat daha bozdu. Ve Meşrutiyet’in ilânını çabuklaştırdı. Ama sonunda istenen şey -yani Rumeli’nin kurtarılması- hiçbir zaman gerçekleşmedi.” (Mareşal Fevzi Çakmak Anlatıyor, İslâmbol Yayınları, İstanbul 2025, s. 25)
Şemsi Paşa’nın İttihadçılar tarafından öldürülmesi, Saray’a büyük bir darbe olur ve Sultan Abdülhamid’i çaresiz kalır. Öte yandan Şemsi Paşa’nın öldürülmesi gizli bir örgüt olan İTC için çok büyük bir başarı demektir. Şemsi Paşa’dan sonra gelen komutanlar ise yine İttihadçı komitacılar tarafından etkisiz hale getirilir ve böylece II. Meşrutiyet’in kapıları aralanır…
Bu noktada Fevzi Çakmak, komutanı Şemsi Paşa’nın katledilmesinden sonraki yıllarda onun iki çocuğunu işe yerleştirdiğini, üçüncü çocuğu Müfit’in ise Sorbonne Üniversitesi’ni bitirmesine rağmen başarılı olamadığını belirtir.
Fevzi Çakmak’ın Enver Paşa tarafından kurşuna dizilmekten kurtulması…
Fevzi Çakmak, Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarında Filistin Cephesi’nde 7. Ordu Komutanı olarak görev yapar. Görevi, çok üstün kuvvetleri olan İngilizlerin ilerlemesine engel olmaktır. 7. Ordu’nun karargâh mevki olarak Halilürrahman seçilir. Orduda yetkili olan subay bina araştırır. Uygun bir bina bulunur. Fakat bina bir süre önce Alman astsubayları tarafından tutulmuştur. Fevzi Paşa, açıkta kalmamak için biraz da zor kullanarak Alman askerlerini binadan çıkarıp buraya yerleşir. Rahatı bozulan Alman askerler, komutanlarına şikâyette bulunur. İş Enver Paşa’ya kadar akseder. (Osmanlı Orduları Başkumandan Vekili - gerçekte fiili başkumandan) Enver Paşa, savaşı kaybetmenin ağır psikolojisiyle bu şikâyetten çılgına dönerek Fevzi Çakmak’ı kurşuna dizdirmek üzere karargâha gelir. Durumu sorar. Fevzi Çakmak, Alman generali tarafından idare edilen 8. Ordu’nun gerilediğini, kendi kumandası altındaki 7. Ordu’nun ise bir karış bile geri çekilmediğini belirtir. Bunu söyleyince Enver Paşa şöyle bağırır:
- “Almanları lekelemek mi istiyorsun?”
- “Hayır, hakikati söylüyorum!” dedim.
- “Öyleyse bunu ispat etmelisin!”
- “İspata hazırım!”
Enver Paşa ile beraber otomobile binerek karargâha dönerler. Karargâhta Fevzi Paşa’nın maiyetinde çalışan İsmet İnönü de bulunmaktadır. Enver Paşa’ya istediği bütün bilgileri verir. Baskın bölgelerini beraber dolaşırlar. Enver Paşa, Fevzi Çakmak Paşa’nın söylediklerinin doğru olduğunu görür. Onlar birlikte bölgeyi dolaşırken bir düşman uçağı tarafından atılan bomba, otomobillerinin önüne düşer fakat patlamaz. Patlaması halinde hayatta kalmaları mümkün değildir. Bu hadise üzerine Enver Paşa’nın tavrı ve tutumu birden değişir. Fevzi Paşa’nın elini sıkarak samimiyetle onu tebrik eder ve karargâhtan ayrılır. Fevzi Paşa, akabinde şu bilgiyi aktarır:
“Sonradan öğrendim, Enver Paşa İstanbul’a dönünce bazı yakınlarına bu bomba olayını anlatarak bombanın patlamamasını suçsuz olduğumu gösteren bir ilâhî ihtar diye karşıladığını ve beni bu yüzden kurşuna dizdirmediğini söylemiş… Yani bir ölüm tehlikesi (bomba hadisesi) beni mutlak bir ölümden (kurşunu dizilmekten) kurtarmıştı.” (Bkz. Mareşal Fevzi Çakmak Anlatıyor, s. 11-14).
Söz Almanlardan açılmışken, şayet Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın da yer aldığı Alman ittifak cephesi savaşı kazanmış olsaydı, ülkemizin payına düşen zaferi kazanmış bir ülke değil, Almanya’nın vesayetinde ve güdümünde müstemleke bir ülke olmaktan öteye gitmezdi...