Bu başlık altında Mareşal Fevzi Çakmak’ı merkeze alarak II. Meşrutiyet, İttihat ve Terakki, Millî Mücadele ve Cumhuriyet’in ilk dönemini ele almaya, Cumhuriyet’in ilk dönemindeki bazı keskin kırılmaları, seküler değişimleri incelemeye çalışacağız.
Cumhuriyet’in ilanından itibaren üç isim öne çıkar. Bu isimler üç Mustafa’dan teşekkül eder: Mustafa Kemal, Mustafa İsmet ve Mustafa Fevzi…
1923 yılının ortalarından başlayarak 1938’de Cumhurreisi Mustafa Kemal’in ölümüne kadar bu üç isim etkin bir konumdadır. Baskın karakter ise Mustafa Kemal’dir. “Kutsallık odağı” mertebesine dahi yükseltilmiştir. Bu durum “Batılılaşma İhaneti”, “Türk’e Tapmak” gibi pek çok eserde bariz bir biçimde görülür. Bir başka ifadeyle, 1925 ilâ 1938 yılları arasında ülkemizdeki tek parti diktatörlüğüne zemin hazırlamışlardır. Diğer iki Mustafa (Mustafa İsmet İnönü- Mustafa Fevzi Çakmak) ise daha çok Mustafa Kemal’in diktatörlüğe giden yolda ona destek olmuşlardır. Çünkü Cumhurreisi M. Kemal Paşa’nın bizzat kendisinin “manzaramız diktatörlük manzarasıdır” şeklindeki tespiti hatta bu yüzden “diktatörlük manzarasından” kurtulmak için bir muvazaa fırkası olarak Serbest Fırka’yı kurdurduğunu, halkın yoğun ilgisiyle bu girişimin CHP’yi akamete uğratmasının baş göstermesi üzerine yine Cumhurreisi M. Kemal Paşa tarafından kapatıldığı bilinen bir husustur.
Yine bu bağlamda Karabekir Paşa’nın şu notu dikkat çekicidir.
“1338 / 1922 senesinin son aylarında bir gün Bursa’da Fevzi Paşa, İsmet’i de telmih ederek, ‘Biz Mustafa Kemal Paşa’yı diktatör yapacağız’ demiştir.” (Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, Türkiye Yayınevi, İstanbul 1960, s. 391).
Fakat Cumhuriyet’in tek partili yılları olan 1923-1945 arasında, kısmen İttihat Terakki Komitası’nda olduğu gibi Enver, Talat, Cemal üçlüsü şeklinde bir troykadan bahsetmek mümkün değildir. Kısmen diyorum, bunun sebebi ise Enver, Talat ve Cemal paşaların İTC’nin Merkez-i Umûmî’sinde görev yapan kimselere emir verme yetkileri yoktur. Merkez-i Umûmî üyeleri komitanın karar alması noktasında oldukça etkindirler. Mehmed Talât, Dr. Nazım, Eyüb Sabri, Hafız Hakkı, Mehmed Cavid, Hüseyin Cahid, Ziya Gökalp, Dr. Bahaeddin Şakir… gibi isimler hiyerarşik yapıda alt üst ilişkisi olmayan isimlerdir. Yeri gelmişken bu isimlerin çoğunun mason, bazılarının da Sabatayist olduğunu buraya kaydedelim.
Lakin Cumhuriyet’in tek partili yıllarında hiyerarşik yapı diye bir şey söz konusu değildir. Mustafa Kemal tek belirleyici ve karar vericidir, Mustafa İsmet ise Başvekil olarak devlet bürokrasisini yöneten isimdir. Ordunun başında bulunan Mareşal Mustafa Fevzi Çakmak ise Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye Reisi olarak 20 küsur yıl görev yapar. Çok başarılı bir komutandır. Askeri alanda diğer Mustafalarla kıyaslanmaz. Sözgelimi M. Kemal Paşa çok istediği halde Harbiye Nazırı olamazken Mustafa Fevzi Osmanlı’nın son Harbiye Nazırlarından biridir. Diğer bir isim olan uzun süre Başvekillik yapan Mustafa İsmet İnönü ise gerek Suriye-Filistin Cephesi’nde, gerekse Harbiye Nazırlığı sırasında Mustafa Fevzi Çakmak’ın emrinde çalışmıştır.
İşin daha ilginç bir boyutu ise Filistin ve Suriye’de 7. Ordu Komutanı olarak görev yapan Mustafa Kemal Paşa’nın savaş sürerken askerleri geri çekip bıraktığı boşluk sonucunda Suriye ve Filistin’in İngilizlerin eline geçmesi üzerine, Osmanlı Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye Reisi Enver Paşa’nın M. Kemal Paşa’yı Suriye ve Filistin’in kaybedilmesinden sorumlu tutup verdiği kurşuna dizilme kararını, Enver Paşa’yı ikna ederek onu kurşuna dizilmekten Fevzi Çakmak kurtarır. İlerleyen süreçte İnönü Savaşları olarak bilinen savaşlarda Mustafa İsmet’in yanlış kararlar alması ve savaşı yanlış yönetmesi üzerine onun Büyük Millet Meclisi tarafından Yüce Divan’a gitmesini engelleyen kişi de yine Mareşal Fevzi Çakmak’tır.
Mareşal Çakmak’ın biyografisine geçmezden evvel bazı hususlara değinelim:
29 Ekim 2022 tarihinde dedesi Fevzi Çakmak’la aynı adı taşıyan torunu Milliyet gazetesinde yayınlanan bir söyleşide, “Mareşal Nakşibendîliğe yakındı” iddialarının doğru olmadığını, bu iddiaların çıkış noktasının ise Mareşal Çakmak’ın, ölümünden sonra Nakşibendî Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi’nin Eyüp Sultan’daki kabrinin yakınına defnedilmesinin delil olarak gösterildiğini, fakat bu ifadelerin bütünüyle geçersiz olduğunu belirtir ve dedesine dair şu açıklamalarda bulunur:
“Dedem dindar biriydi ancak hiçbir zaman Atatürk devrimlerine karşı çıkmadı… Fevzi Paşa, yaşamında bir kez olsun Atatürk ile fikir ayrılığına düşmediği gibi, Başkomutanı’na fikren ve ruhen teslim oluyor. Dedemiz seküler yaşamı özümsemiş Cumhuriyet Devrimleri’ne sahip çıkan bir şahsiyetti. Ailemizin yaşam tarzına eski fotoğraflara bakınca bu durumu çok net görülecektir…”
Hatta bazı kaynaklarda “dindarlığı gösteriş haline getirmediği, beş vakit namaz kıldığı halde onun namaz kılarken veya camide çekilmiş tek bir fotoğrafı dahi olmadığı” buna delil olarak gösterilir.
Ayfer Özçelik ise Fevzi Çakmak’ın okul yıllarını anlatırken; “Dedesi Hacı Bekir Efendi’den Arapça, Farsça ve fıkıh öğrendi. Tasavvufla ilgilenmesini sağlayan dedesi tarafından kendisine ‘Fevzi’ mahlası verildi…” şeklindeki bilgiler ise torunu Fevzi Çakmak’ın, dedesinin tarikat bağlantısının olmadığı savunusunu geçersiz kılar. (Bkz. Ayfer Özçelik, “Çakmak, Fevzi”, İslâm Ansiklopedisi, c. 8, İstanbul 1983, s. 190). Zaten çoğu kaynakta da Mareşal’in bir tarikat şeyhi olan Küçük Hüseyin Efendi’ye intisap etmiş olduğu kaydedilir.
İşin ilginç yanı ona “Fevzi” mahlasını veren dedesinin “onun tasavvufla iştigal etmesini sağladığı” ifadesidir…
Biyografisine gelince: Mustafa Fevzi, 1876 yılında İstanbul Cihangir’de doğar. Babası Tophane kâtibi Miralay Ali Sırrı Bey, annesi Varnalı Müftü Hacı Bekir Efendi’nin kızı Hasene Hanım’dır.
Tophane Müftüsü olan dedesi Varnalı Bekir Efendi’nin hem damadı Ali Sırrı’nın hem de kızından torunu Mustafa Fevzi’nin üzerinde çok önemli etkisi olur. Bekir Efendi’nin çok hareketli bir hayatı olup pek çok yere seyahat eder. Zorunlu seyahatlerde bile ilimle yoğun bir biçimde iştigal eder. Sözgelimi Kavalalı’nın Osmanlı’ya başkaldırdığı ve Konya’da Osmanlı Ordusu’nu mağlup ettiği sırada esir düşen Bekir Efendi Mısır’a götürülür. Çok geçmeden Mısır’da El-Ezher’de eğitimini sürdürdüğü görülür. Dedesi tarafından ona verilen “Fevzi” mahlasını hayatı boyunca asıl adı olan Mustafa ismiyle birlikte kullandığı hatta daha çok o isimle maruf olduğu bilinen bir husustur. Nitekim onun ismi kaynaklarda, en çok Fevzi Paşa, Müşir Fevzi, Mareşal Fevzi Çakmak şeklinde geçer. Onun namazlı niyazlı, ehl-i tasavvuf erbabı olmasına karşı din-siyaset bağlamında seküler kırılmaların, baskı ve yasaklamaların karşısında tepkisizliği, daha açık bir ifadeyle, din adamları yok edilirken, din eğitim ve öğretimi yasaklanırken, seküler inkılâplara karşı çıkıp dini değerleri savunanlar İstiklâl Mahkemeleri tarafından cezalandırılırken bütün bu gelişmelere sessiz ve tepkisiz kalışı onun “Kuzu Paşa” lakabıyla tavsif olunmasına neden olur. (Osmanlı Türkçesinde“Fevzi” ile “kuzu” kelimesinin yazılışı arasında bir nokta farkı olduğu, bu yüzden bu lakabın yakıştırıldığı da rivayet olunur.) Dolayısıyla torunu Fevzi Çakmak’ın, dedesi Mareşal Fevzi Çakmak için söylediği, “Dedem dindar biriydi ancak hiçbir zaman Atatürk devrimlerine karşı çıkmadı… Fevzi Paşa, yaşamında bir kez olsun Atatürk ile fikir ayrılığına düşmediği gibi, Başkomutanı’na fikren ve ruhen teslim oluyor…” ifadeleri bütünüyle doğrudur...
Onun arkadaşları tarafından “Kavaklı Fevzi” diye anılmasının sebebi ise ailesinin bir süre Rumeli Kavağı’nda ikamet etmiş, kendisinin de ilk mektebe burada başlamış olmasındandır.
Asker olmaya karar veren Mustafa Fevzi, Selanik ve İstanbul Askerî Rüştiyesi’nde okur. Bunu Kuleli Askerî İdadisi izler. Sonra Harbiye Mektebi’ne devam ederek Mülazim-i sanilik ünvanı kazanır. Devam ettiği Harbiye Mektebi’nde Erkan-ı Harp Yüzbaşısı olur ve Harbiye Dairesi’ndeki kısa görevinden sonra 1899’da 14 yıl görev yapacağı Rumeli’de bulunan Kosova’ya bağlı Metroviçe’deki 18. Nizamiye Fırkası’na atanır...