Bir kalbimiz var, bir de boy, pos, endam dediğimiz kalıbımız var.
Vücudumuzun her tarafına ihtiyacı kadar kan pompalayan kalbimiz var, bir de seven, sevilmekten hoşlanan gönlümüz var.
Sevilmesi gerekenleri severiz ama insanın fıtratına aykırı olan kiri, pası, zararlı mikropları ve insanı kirleten günahlardan nefret ederiz.
Ten ve canımızı yaratan Rabbimiz, bu ten ve canı korumak için bakımının da nasıl yapılacağını, indirdiği Kur’an-i Kerim’iyle bildirmiş, Sevgili Peygamberimizle de uygulamasını öğretmiş.
Gördüğümüz organlarımızı yaratan Rabbimiz, görmediğimiz, hoşlanmak, iğrenmek, cesaret, korku, uysallık, saldırganlık… gibi görülmeyen özelliklerimizi de bize lütfetmiş.
Güz, kulak, burun, ağız, el, ayak… sonradan takılmadığı gibi, o görülmeyen huylarımız da sonradan değildir.
Akıllarımızı farklı yarattığı gibi, sevgimizi de farklı yaratmış.
Bu dağıtımı, Rabbimiz bize bırakmamış.
İnsanın taktığı demir ayakla gezenleri görüverelim ve ibret alalım.
Bu mümkün olsaydı şu anda taşıdığımız aklı da bize vermezlerdi.
Kapitalistler hepsini toplarlardı.
“Niye farklı dağıttı?” sorusunun cevabını tartışanlar, filozoflar sonuca varamamışlar ve yeni teknolojiyi de düşüncenin aleti olarak kullanıp tartışmaya devam ediyorlar.
Rabbimiz de bize bu dünyanın geçici olduğunu ve herkese ne kadar verdiyse o kadar isteyeceğini haber vererek, mevcut gücümüzü tartışmayla değil, hakkını vererek kullanmaya çalışmalıyız.
Hiç imtihan salonunda denetleyen öğretmenlerle tartışmaya girdiniz mi?
Zamanı en güzel şekilde kullanmaktan sorumluyuz.
Hamurumuzda sevgi var. Biz bunu aldığımız eğitim, çevrenin, dinin, siyasetin yönlendirmesiyle seveceklerimizi belirleriz.
Para için fuhuş ticareti yapan insanlar var.
Kiralık katiller olduğu gibi, devletler, kiralık ordular kurup, kim fazla para verirse onun yanında savaştıklarını duyduk.
Sevdiği Leyla’sı için çöllere düşen Mecnun’lar var.
Sevdiği Mevla’sı için tahtını terk eden İbrahim Edhem’ler var.
Cumhurbaşkanlığını kaybetmemek için Amerika kıtasından büyük Grönland adasını gasbeden, “Kanada’yı da ABD’ye katacağım” diyen gözünü toprak doyurasıcalar var.
İman ettiği Allah Rasülü’nün yüzünü görmek için, Yemen’den Medine’ye kadar yürüyen Veysel Karani’ler var.
Hatta cânânı için canından geçenler var.
Sevgili Peygamberimiz’i getirdiği Kur’an ayetlerine iman eden ve Muhammet aleyhisselamı Allah’ın elçisi kabul eden ashab-ı kiram Sevgili Peygamberimiz’e bir şey arz edeceklerinde, “Anam babam sana feda olsun ya Rasülellah” dedikten sonra isteğini bildiriyordu.
Yunus Emre’de:
“Canım feda olsun senin yoluna
Adı güzel, kendi güzel Muhammed”
diyor ve sevdiği peygamberinin İslâm yoluna canını feda ediyordu.
Komünizm için can veren insanlar oldu dünyamızda.
Para, makam, çıkar, kadın için can alan, can verenler oluyor.
Bütün bunları belirleyen eğitim ve çevre oluyor.
Elimiz doğuştan verilir. Bu elle dövülür de sevilir de, çalışılır da, dilenilir de, verilir de, alınır da...
Tercihi biz yapacağız ama çevremiz ve eğitimimiz, bizim kimi sevip kimi döveceğimizin belirlemesini bize bırakmıyor.
Çevremiz çocukluğumuzdan beri bizi kalıplamaya ve ön yargı kurallarını öğretmeye çalışır.
İlkokula kaydettikleri günden itibaren, “Okumazsan aç kalırsın” derler.
On beş yıllık okul maratonunun sonunda ayda kaç ekmek alabileceğini görmeye başlar.
Her sınıf geçişinde ekmeğe bir yıl yaklaşır.
Bu çocuğun neyi seveceğine, neye göre hayatını yönlendireceğine karışmak ve kalıplamak demektir.
Korkularımız da öyle. Doğuştandır.
Nelerden korkacağımızı çevremizden ve eğitim kurumlarından öğreniriz.
Fakirlik korkusu, işten atılma, terfi edememe, iflas etme, hapse atılma, sınıfta kalma gibi korkular kişinin yüreğine kazınır.
“Korkak tüccar, ne kaybeder ne kazanır” derler ya, korkuyla yetiştirilen bir toplumda atılgan, başarılı, öncülük yapacak insanlar kolay kolay çıkmaz. Çıkanlar da kavganın içine itilenlerdir.
Çocuğumuz doğuştan korkusuz olsun ister miyiz? Hayır. O zaman elektrik teline bir defa dokunur ve ölür.
Tren yolundan trene karşı bir defa yürür.
Süratle geçen bir taksinin önünden geçmeye bir defa teşebbüs eder.
Korkularımız bizim için Rabbimizin bir rahmetidir. Ancak onu İslami eğitimle yönlendirelim.
İnsan sayısınca korktuğu şey vardır.
Rabbimiz ise:
“İşte o şeytan ancak kendi dostlarını korkutur (veya dostlarının toplandığını haber vermekle sizi korkutan ancak şeytandır.) Onlardan korkmayın, benden korkun, eğer mü'min iseniz.” (Al-i İmran süresi ayet 3/175)
Bugün kâfirlerin ekonomik, siyasi ve askeri güçlerini her gün radyo, televizyon ve basın aracılığıyla yaymaya ve insanlara korku salmaya çalışanlar, şeytanın ordusuna girmiş ve şeytanlaşmış insanlardır.
İran’da, Amerikan Büyükelçiliği’ndeki casuslar bir sene rehin tutuldular. Amerika hiçbir şey yapamadı.
Dört uçakla en eğitimli askerlerini kurtarma operasyonu için gizlice gönderdi. Ama dört uçak birbirine çarparak yere düştü ve sağ çıkan olmadı. Nerede bunların gücü?
Beyrut’ta Müslümanların elindeki rehineleri on sene aradı, yerlerini bulamadı, nerede o haberalma örgütünün gücü?
Irak Haberalma Örgütü’nü çökertmek için milyarlarca dolara mal olan bomba patlattı.
Bağdat televizyonunun ses sanatçısının evine rastgeldi. Nerede güdümlü mermileri?
Başkanın sarayına diye attı, kız yurdunu vurdu.
Roma’nın orduları, Hz. İsa’nın havarilerini korkutamadı. Sonunda Hıristiyanlığı kabul etti.
Bizans’ın orduları da Hz. Muhammed’in “Kostantiniyye fetholunacaktır…” dedi, 857/1453’te fethedildi ve adı İslambol oldu.
Bizi de günümüz kâfirleri korkutamamalı. Korkumuzu yalnız Allah’a tahsis edelim. Bütün orduları yaratan Allah’tır.
Biz Müslümanlar, kimsenin kalıbına sığmadığımız gibi, kimsenin de kendi kalıbımıza göre olmasını istemeyiz.
Biz, Allah’tan razıyız, bu dünyada herkesin Allah’ın istediği gibi olması için üstümüze düşeni yapalım ve gerisini Allah’a havale edelim.