İtilaf Devletleri (Müttefik) donanmaları tarafından 13 Kasım 1918 tarihinde İstanbul fiilen işgal edildi.
İtilaf donanmasına ait gemilerin Haydarpaşa ve İstanbul önlerine demirlemesiyle işgal fiilen gerçekleşti.
İstanbul, 16 Mart 1920 tarihinde ise resmen işgal edilerek yönetime el konuldu.
İstanbul’un işgali, 6 Ekim 1923 tarihinde Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu'nun şehre girmesiyle resmen sona erdi.
Burada bir duralım…
***
Bu işgal yıllarında, Sultan Fatih’in bize emaneti olan, fethedilmesi Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed’in (S.A.V.) övgüsüne mazhar olan İstanbul’da neler oldu?
Kısa bir not iletmek ve sonrasında da bir soru sormak istiyorum…
İşgal donanmalarının İstanbul’u fiilen işgal etmesinin ardından şehirde farklı kıpırdanmalar, hareketlenmeler oldu…
Fırsattan istifade hareketlenenlerden birisi de İstanbul’da yüzyıllardır barış ve mutluluk içinde yaşayan Rumlardı…
Rumlar, İstanbul’un yeniden Bizans başşehri olması hayallerini kuruyorlardı.
Mondros Anlaşması’ndan hemen sonra Fener Rum Patriği Dorotheos Mammelis’in söylediği şu cümleye bakar mısınız;
- “İstanbul tekrar bir Yunan şehri olacaktır. Bizler Ayasofya Kilisesi’nde tekrar Ortodoks ayinlerini yapacağız…”
Sadece bu söylemle kaldılar mı, kalmadılar!
Patrikhane, bu süreçte dışarıdan getirdikleri Rumları İstanbul’a yerleştirmeye başladı.
Maksat, gerçekleştirilecek bir referandumda İstanbul’da yeterli Rum nüfusunun bulunması idi…
İstanbul’da Cibali, Balat ve Ayvansaray’da Rumları yerleştirmeye başladı, Patrikhane!
Gayeleri, bölgede bir Vatikan benzeri yapı kurmaktı.
Bir yandan Atina’dan gelen paralarla bu bölgelerde mülkler satın alıyor öte yandan çeteleri silahlandırıyorlardı.
Bu arada 400 yıldır Balat’ta yaşayan Yahudileri de bu bölgeden göç etmeye zorluyorlardı.
***
Tarih, 9 Mart 1919 tarihini gösteriyordu…
“İmparatorluktan Cumhuriyete Fener Rum Patrikhanesi: Patrikhane” isimli kitabın yazarı Turan Akıncı’ya göre, Osmanlı yönetimi Patrikhane’yi bu hevesler için uyardı ama Fener Rum Patriği Dorotheos Mammelis’ten şu cevabı aldı;
- “Rum halkı, Osmanlı tebaasından çıkmıştır. Patrikhanemiz ile Osmanlı Devleti’nin hiçbir bağı kalmamıştır. Fener’de bir bağımsız Yunanistan Devleti kurulmuştur.”
Bunun daha açık ifadesi şuydu; Patrikhane’de geçici bir hükümet kurulmuştu ve devletin resmi dili de Rumca kabul edilmişti…
Patrikhane bir adım daha attı; Osmanlı vatandaşlığından ayrılan Rumlara pasaport vermeye başladı…
***
Uzatmayayım; Ayasofya’yı ele geçirme hayalinde olan Patrikhane ve Rumlar bir gece baskını ile Ayasofya Camii’ni kiliseye çevirmek rüyasında idiler.
Osmanlı, bu haberi alır almaz Ayasofya Camii’ni koruma görevini Tabur Komutanı Şükrü Oğuz’a verdi.
Turan Akıncı’ın Patrikhane isimli kitabında geçen bilgilere göre, talimat şu idi;
- “Ayasofya Camii’ne yapılacak bir saldırıya asla izin verilmeyecektir. Koruma Taburu’nun gücünün yetmediği halde, minarelerine çan ve kubbesine haç takmalarına fırsat vermeden Ayasofya Camisi dinamitle havaya uçurulacaktır…”
Bu kararlılık, Ayasofya Camii’ni teslim almak için gelen Fransız tabur komutanına iletilince Fransızlar geri çekildiler.
Patrikhane tam bir hayal kırıklığına uğradı…
***
Şükürler olsun ki uzun yıllar kapısı zincirli olan Ayasofya yeniden cami olarak ibadete açıldı.
Uzun bir süredir Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılması için Patrikhane, Sarı Kovboy başta olmak üzere bazı dış odaklar kulis yapmakta…
Farkında mısınız?
Yunanistan’da,soydaşlarımızın anlaşmaya dayalı bazı hakları göz ardı edilmeye başlandı…
Soydaşlarımız tarafından seçilen müftüler göreve başlatılmıyor, soydaşlarımıza ait okullar kapatılmak isteniyor.
1923 Lozan Barış Antlaşması’ndan doğan hakların ihlal edildiği gerekçesiyle, soydaşlarımız ile Dışişleri Bakanlığımız bu uygulamalara karşı sert tepki gösterdi.
Sormak istediğim soru ise şudur;
Yunanistan’daki bu karanlık adımların arkasında kimler var, acaba?

GÜNÜN SÖZÜ
* “Akılsız başın cezasını ayaklar çeker!”
MİLLİ GÖRÜŞ’ÜN DEĞİŞMEZ UMDESİ: ÜRETİM…
Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca’mızın liderlik yaptığı Milli Görüş hareketinin ekonomik vizyonu…
Nedir bu vizyon?
Temelini oluşturan "Üretim, Ağır Sanayi ve Kalkınma" hamleleri…
Bu umdeler, "Milli Görüş" felsefesinde, ekonomik bağımsızlığın, siyasi bağımsızlığın en büyük teminatı olarak kabul edildi.
1970'li yıllardan başlayarak, koalisyon hükümetleri döneminde, Türkiye'nin dört bir yanında fabrikalar kuruldu.
Montaj sanayisinden ziyade motor, uçak, tank ve ağır makine üreten yerli bir sanayi altyapısı hedeflendi.
Paradan para kazanılan rant ekonomisi yerine; üretime, alın terine, yatırıma ve istihdama dayalı bir ekonomik model gerçekleştirildi.
Ekonomik büyümenin tek başına yeterli olmadığı, bunun ahlaki ve manevi kalkınmayla desteklenmesi gerektiği vurgulandı.
Üretimin, sadece zenginleşme aracı değil, milletin refahı ve bağımsızlığı için bir umde olduğu gerçeği haykırıldı.
Tarımdan teknolojiye kadar her alanda dışa bağımlılığı bitirmek ve ithalat yükünü azaltarak yerli üretimi her şeyin önüne koymak esas alındı.
***
Üretim… Üretim... Üretim…
İnsanımızın doğduğu yerde doyması…
Büyükşehirlere göçün artık durması ya da en azından yavaşlaması…
Terk edilen köylerimizin yeniden canlanması…
Köylerimizde tarımın yeniden canlanması…
Köylerimizde ve kırsal kesimde sabah erkenden insanımızın tarlasına bostanına bahçesine gitmesi…
Köylerimizde yeniden sürülerin mal ve davarların otlaması…
Köylerimizde insan olmadığı için kuruyan derelerimizin yeniden çağlaması…
Ve bir husus daha; köylerimizde yeniden yoğun olarak traktör seslerinin yükselmesi…
Son maddeye dikkatinizi çekmek isteriz…
***
Neden son maddeye dikkat çekmek istiyoruz?
Çok güzel bir hareketten bahsetmek istiyoruz da ondan…
Haber şu,
“Erzincan’da meslek lisesi öğrencileri tarlaya inip çiftçinin traktörünü ücretsiz onarıyor.
Erzincan’da meslek lisesi öğretmen ve öğrencileri, başlattıkları sosyal sorumluluk projesiyle tarlalara inip çiftçilerin traktör bakımlarını ücretsiz yapıyor.”
***
Erzincan’daki bu uygulama tüm ülkemize teşmil kılınmalı…
Memleketimizin her köşesinde meslek lisesi öğrencileri tarlaya inip çiftçinin traktörünü ücretsiz onarmalı…
Neden mi?
Traktör demek üretim demek…
Üretimin olduğu yerde 2B formülü geçerlidir.
2B formülü nedir, peki?
Bereket ve bolluk demektir.
Üretimin olduğu yerde bereket ve bolluk vardır…
Haydi gençler, iş başına!
---
