Selahattin Kaya deyince aklıma gözleri pırıl pırıl parlayan, dişleri dahi inci gibi insana gülümseyen ve yüzü herkese güven veren, nazik, kibar, sakin, yumuşak huylu, terbiyenin anıtı… gibi gelir bana.
1995’ten 1999’a kadar İstanbul merkez vaizi olarak beraber çalıştık.
“Yumuşak huylu” dedimse yumuşaklığı Mehmet Akif Ersoy merhumun dediği gibidir:
“Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
…..
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.”
Boynuna tasma taktırmadı.
Çiğnemedi, çiğnenmedi, çiğnetmedi.
Zalimin karşısında, mazlumun yanında oldu.
28 Şubat 1997 döneminde İslami hizmetlerde legal veya illegal hiçbir grubun veya kursun İstanbul’da kapatılmasına ve sahiplerinin hapsedilmesine izin vermedi.
“İzin almıyorlardı ki?” demeyin.
Zalimlerin yanında bulunuyor ve gülücüklerinin dozunu biraz daha artırarak, “Onu ve onları bana bırakın” der ve hiçbir kötü işlem yapmadan geçiştirirdi.
Baş başa iken bir örnek verdi, “Filan caminin imamının oradan alınıp başka bir camiye verilmesini Cumhurbaşkanlığı emri olarak bildirildi telefondan.
Ben de, “Gereken yapılacak efendim” dedim, istenileni yapmadığım gibi, o çalışkan, gayretli imamımıza bile haber vermedim ki, hayırlı hizmetlerini aksatmasın diye” demişti.
Kızıl rüzgârların kar ve boranına karşı söğüt dalı gibiydi.
Zalimlerin, haksızların dine karşı şiddetli tavırlarını parlak gözleri ve gülümseyen yüzüyle savmasını çok iyi bilirdi.
Kendisinden değil, başkasından duydum; Beyoğlu müftüsü iken, gayretli, çalışkan imamlarından biri, senelik iznini Hindistan’da geçirmek ister ve gider.
Tebliğ görevi yaparken, tebliğin tadını alınca bir sene oralarda kalıverir.
Bir sene sonra İstanbul’a dönünce sevdiği saydığı müftüsü Selahattin Beyefendi’yi de ziyaret eder.
Başkanlıkta ve tüm müftülüklerde kanunların, genelgelerin, tamimlerin z fıkrasına kadar uygulayarak dünyadan daha geniş hizmet alanını daraltanlar, siz söyleyin bakalım bu adamın durumu nasıl halledilmiştir?
Düşünün…
Tebliğciyle Selahattin Bey, sohbeti kaynatırken kahveleri de içtikten sonra Selahattin Bey, “Göreve ne zaman başlayacaksın?” der.
İmam, “Hocam, ben bir ay gittim, bir sene kaldım; görev mi kaldı ki?” der.
Selahattin Bey, “Sen oralarda tebliğ yapmadın mı?”
- “Yaptım”
- “Eee daha ne? Sen tebliğini yapmışsın, görev yerine gelsin de ha burada ha orada, ne farkı var?” der ve göreve başlatır, on bir aylık maaşını da mutemet ona öder.
28 Şubat 1997... Darbeden de beter ve en karanlık günlerde, beni müftülüğe davet etti ve bana, “Üç ayın var; bu arada çok etkili ve yapılması gereken hizmetlerin nasıl yapılacağını gösteren ve sade bir dille anlatan konuşma hazırla.
İstanbul müftüleri, vaizleri, imamları, yedi ilçede, yedi salonda bütün İstanbul din görevlileri seni dinleyecekler.
Ben de bu arada valilikten, “Sosyal Hizmetlerde Din Görevlisinin Rolü adı altında yapılmasına izin alacağım dedi” ve gerçekleştirdi.
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde okuyan öğrencilere haftada bir gün yaptığım iman sohbetleri, kasetlerden çözülerek 1988’de Türkçesi basıldı.
Prof. Dr. Sacit Adalı Bey, bu kitabı, Bakü Üniversitesi’nde hocalık yaparken Rusçaya çevirtir. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, onu anayasa üyesi yapınca geldi ve Rusçasını bana teslim etti.
Cantaş Yayınevi 1994’te iki bin tane kuşe kâğıda yedi renkli ofset baskıyla basar ve parasız dağıtır.
Türk cumhuriyetleri vatandaşları, oralarda iş yapan işadamlarından bu kitabı isterler.
Onlara da filmleri parasız verdik ve birçoğu basıp parasız dağıtırken Selahattin Bey de on bin adet bastırdı ve Türk cumhuriyetlerinden gelen heyettekilerin her birine birer paket hediye ederek dağıttı.
Benim kahramanım Mustafa Bey de yine yurtdışında Türkçesini on bin adet basarak dağıttı.
Yetkililer, önce kendime sonra size derim; “Faal/aktif olursam görevimden olurum, il müftüsü yapmazlar” kaygısı, kadere karşı set çekmedir. Mağlubun kim olduğu, malumunuzdur.
Kaderde varsa, kırk yıl Beyoğlu ve İstanbul müftülüklerinde imkânların hepsini Allah için kullanırsın.
“Allah’ın dediği olur”
28 Şubat’ın o zor günlerinde dediğini yaptı:
06/11/1997 tarihinde Pendik’te, saat 08.00’de Atatürk Kültür Merkezi’nde,
13/11/1997 tarihinde Üsküdar’da, saat 08.00’de müftülük salonunda,
20/11/1997 tarihinde Eyüp’te, saat 08.00’de, müftülük salonunda.
04/12/1997 tarihinde saat 08.00’de Cemal Reşit Rey (Salonu için belediyeden izin alındığı halde sonradan belediye iptal etti ve konferans Eyüp Müftülüğü salonuna alındı)
11/12/1997 tarihinde Eyüp’te, saat 08.00’de, Eyüp Müftülüğü salonu
18/12/1997 tarihinde saat 08.00’de, Yunus Emre Kültür Merkezi Ataköy-İst.
25/12/1997 tarihinde saat 08.00’de Büyükçekmece Belediye düğün salonlarında gerçekleştirdik.
Bu yedi salonda, İstanbul’un bütün ilçelerinin görevlilerine hitaben Selahattin Kaya Beyefendi benden önce on dakikalık bir konuşma yapardı ama benim bir saatlik konuşmamdan çok daha etkili olurdu.
Konuşmasından bir örnek:
“Arkadaşlar, zor günlerden geçiyoruz ama geçilmez ve aşılmaz değil.
Siz çok güçlüsünüz. İçinizden birini, evine yakın camiden yine evine çok daha yakın bir camiye gönülsüz nakletmişiz.
Bana Cumhurbaşkanlığı’ndan telefon geldi ve o imamı eski camisine iade etmem istendi.
Siz, böyle bir gücünüzü, bu günlerde, İslam’a yapılan saldırılar karşısında neden kullanmıyorsunuz?” deyip konuşmasını taçlandırmıştı.
14/10/2026 Çarşamba günü vefat eden Selahattin Beyefendi’ye, (1934-2026) Allah rahmet eylesin, sevdiklerinin arasına katsın, “mükarrabün”den eylesin.
Yakınlarına da sabırlar versin ve sevenlerine onun için Rabbin razı olacağı hayırlı işler yapmayı nasip etsin.