Fransa’da başlayan, sonra başkaca ülkelere sıçrayan sokak olayları ciddi manada etkili bir sürece doğru evrildi. Bakınız çok sıcak bir gelişme olarak 10 yılı aşkın süredir devam eden Sırbistan’daki iktidar da “Öğrenci Listesi”ne yenildi. Bu tarz olayları sosyal siyasal ve ekonomik meseleler üzerinde okumak tabii ki önemlidir. Ancak şunu ifade etmek gerekir ki, bir olaylar silsilesinde işin içinde Sırbistan varsa o zaman olayların gidişatının kendisi kadar sonuçlarına da bakmak lazım… Son dönemde yaşanan her benzer olayda işin ucu bir şekilde Sırbistan’a çıkıyor… Peki ne olmuştu ona bakalım… Sırbistan’da 25 Ekim 2026 tarihinde yapılan erken genel seçimler, ülkeyi uzun yıllardır yöneten Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić ve onun liderliğindeki Sırp İlerleme Partisi (SNS) iktidarının sonunu getiren tarihi bir siyasi değişime sahne oldu. Kasım 2024’te Novi Sad şehrindeki tren istasyonunun beton sundurmasının çökmesi sonucu 16 kişinin hayatını kaybetmesinin tetiklediği olaylar ciddi bir karşılık buldu. Üstüne ülkede yolsuzluk, kayırmacılık ve denetimsizliğe karşı var olan ama görünmeyen büyük bir halk öfkesi ortaya çıktı. Üniversite öğrencilerinin kendi aralarındaki örgütlenmenin oluşturduğu yeni siyasal hareket ülkede ciddi bir yankı uyandırdı. Öğrencilerin öncülüğünde başlayan protestolar, zamanla geniş bir toplumsal muhalefet hareketine dönüştü. Geleneksel partilerden bağımsız olarak kurulan ve akademisyenler ile uzmanlardan oluşan Öğrenci Listesi, ilk kez katıldığı seçimlerde sandıktan zaferle çıktı.

Fransa’da yaşanan eylemlerin benzerlerini Belçika, Almanya ve Arnavutluk’ta da gördük. Bunların içinde elbette Fransa ayrı bir noktadadır. Zira o şaşaalı görüntüsünün altında ciddi bir sosyal hareketlilik, eylemsellik olan bir siyasal geleneğe sahip olan Fransa, bu tarz eylemlere sürekli sahne olur. Zira Fransa'nın genlerine işlemiş bambaşka bir gelenek yatar: sokak ve isyan.

Bugün Fransa sokaklarında sadece yanan lastiklerin ya da polisle göstericilerin karşı karşıya geldiği sahneler yoktur. Bu durumu demokrasi veya modern devletin, kapitalizmin ve temsili demokrasinin krizi olarak değerlendirmek de yanlış olacaktır. Zira eylem kral varken de Fransa’nın gerçeğiydi. Bu tarz bir eylemselliğin olduğu ülkelerden biri de İran’dır mesela… Bu eylemlerle belli bir hedef beslenir, ancak ülkeyi yıkayım veya provokasyonlara alet olayım demez halk… Fransa’daki durumda önce akaryakıt zamları ve geçim sıkıntısıyla alevlenen, ardından öğrencilerin, çiftçilerin ve toplumun daha geniş kesimlerinin katılmasıyla büyüyen Sarı Yelekliler ruhu, artık Fransa'nın üzerine çökmüş kalıcı bir siyasi iklime dönüşmüş durumda…

Küçük bir kıvılcımdan büyük bir yangına

Bu yaşanan sosyal hareketlerin ilk günlerinden beri görmezden gelinen temel bir gerçek var aslında… O da bu eylemler birkaç sentlik akaryakıt vergisine verilen anlık bir tepki olmadığıdır. Belki sadece Fransa merkezli değil (zira Fransa’nın ciddi bir göçmen yükü vardır) tüm dünyadaki özellikle ekonomik adaletsizlikler, Paris'in lüks salonlarında makroekonomik verilerin arkasına saklanan siyasi elitlerin, taşrada (ver hatta başka ülkelerde) ay sonunu getiremeyen, arabası olmadan markete bile gidemeyen "görünmez" milyonların çığlığına kulak tıkamasının sonucuydu.

Bugün Hürmüz ve diğer krizlerin arkasına saklanan Avrupa’nın yapısal krizlerinin ortaya çıkarttığı enflasyonun kıskacında ezilen orta sınıf ve dar gelirliler, yalnızca Fransa'da değil, dalga dalga tüm Avrupa'ya yayılan bir ekonomik darboğazın tam ortasında bulunmaktadır. 17 Ekim ve sonrasındaki dev yürüyüşlerde meydanları dolduran yüz binlerce insan; esnafın kepenk indirmek zorunda kaldığı, gençlerin geleceğe dair umudunu yitirdiği, refahın belirli bir zümrede toplandığı o adaletsiz tabloya isyan ediyor.

Ama madalyonun bir de öteki yüzü var: şiddet. Fransa’da eylemler sakince olmaz evet. Ancak iş yağmalama ve ötesine geçince işin çehresi değişmektedir. Bir videoda denk gelmişsinizdir. “Yapmayın, siyasal tepkinizi hırsızlığa dönüştürmeyin diyen bir eylemciye ciddi ve hatta absürt tepkiler verilmektedir. Protestoların ekonomik adalet arayışından sapıp bazı marjinal gruplar (Bu gruplar var mı, provoke edilen bir süreç var mı? İyi okumak gerekiyor) eliyle yağmaya, kamu malına zarara ve sokak terörüne dönüşmesi, hareketin meşruiyetine vurulan en büyük darbe.

Devletin tepkisi: Güvenlik mi, özgürlük mü?

Macron yönetiminin kriz karşısındaki hamleleri, demokratik hukuk devletinin sınırlarını zorlayan bir noktaya evrildi. Sendika dışı eylemlerin yasaklanması, bazı şehirlerde gece yarısı sokağa çıkma yasakları, binlerce gözaltı... "Kamu düzenini koruma" adı altında temel hak ve özgürlüklerin askıya alındığı tartışmaları alevlendi.

Hükümetin "güvenlik" argümanı bir yere kadar anlaşılabilir; hiçbir devlet sokakların yağmalanmasına, polisin ya da masum vatandaşların yaralanmasına seyirci kalamaz. Ancak tarihi boyunca "Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik" sloganıyla var olmuş bir ulusta, sorunların kökenine inmek yerine sopayı göstermek, ateşi söndürmek bir yana sadece korlaşmasını sağlar.

Anayasal Özgürlükleri Savunma Derneklerinin ve hukuk örgütlerinin yasak kararlarına karşı Danıştay’a başvurması, Fransız toplumunun otoriterliğe karşı hâlâ refleks gösterebildiğinin en somut kanıtı. Devletle toplum arasındaki güven bunalımı derinleştikçe radikal akımların, özellikle aşırı sağın ekmeğine yağ sürülüyor ve kutuplaşma tırmanıyor. Muhalefet liderlerinin sert istifa çağrıları da sokaktaki öfkenin sandığa ve parlamentoya sıçramasından başka bir şey değil.

Bu noktada Macron’un son dönemde İsrail aleyhine açıklamaları özellikle de BM’deki konuşmasını da iyi okumak lazım. İki senaryo var aslında bu noktada… Ya krizi görüp mecburen soykırımcıların yanında olduğunun görüntüsünü kırmak için bu tarz bir konuşma yaptı. Zira halk artık Siyonizm’in nasıl bir bela olduğunu gördü, bu yüzden belli noktalarda iktidarını devam ettirmek için göstermelik de olsa İsrail’e tabiri caiz ise sallıyor ve bedelini ödüyor. Ya da gerçekten İsrail’e karşı gerçekten bir şeyler yapacaktı. Bunun ilk ateşini BM’de yaktı, şimdi de onun bedelini ödüyor. Bunu sürecin sonunda göreceğiz…

Sokakların dili ne anlatıyor?

Fransa'daki olaylar, Siyonistlerin ortaya çıkarttığı acımasız kapitalizmin yarattığı kördüğümü de bir manada ortaya koymaktadır. Küreselleşme ve neoliberal politikalar adı altında ulusal ekonomileri büyüme görüntüsü çizilirken, bu büyümeden pay alamayan geniş kitleler banliyölerde ve taşrada yalnızlığa terk edildi. Sarı yelek, bu yalnızlığın, "buradayız ve görünmek istiyoruz" demenin ortak üniforması haline geldi.

Fransa sokakları yanarken sınav veren sadece Macron yönetimi değil; tüm Batı demokrasileri. Ya Siyonizm’in ekonomik köle sisteminin bir devamı olacaklar ya da yıkılma süreçlerini geciktirmek için uğraşacaklar. Zira bu sistem asla böyle devam etmeyecektir. Sorgulanması gereken bir ruh olarak da bakılması gereken Fransız ihtilali ruhunu gerçekten bir sömürü düzeninin yıkılması için harekete geçebileceğinin umudunu taşımak gerekiyor. Ancak sisteme arıza çıkartmak için ilk gereken şeyin şuur olduğunu da unutmamak gerek vesselam…

Prof. Dr. Abdullah Aydın

27.10.2026