İki devlet, tek millet… Ama nasıl? Belki de bu sorunun cevabını netleştirmek gerek en başta… Bu ifade esasında herkesin kabul ettiği ve sloganlaşmanın ötesine geçmiş bir gerçek durumundadır. Belki de okumayı sadece bunun üzerinden yapmak bile doğru olacaktır. Yıllardır meydanlarda, diplomasi masalarında ve gönüllerde yankılanan bu irade veya ifade, ortak hafızanın ve tarihi bağların en güçlü harcı haline gelmiştir. Ancak bugün, Azerbaycan’daki okullarda laiklik ilkesi ve üniforma standartları gerekçe gösterilerek artık demode bile diyemeyeceğimiz bir zalimlik sergilenmektedir. Bugün fiilen hayata geçirilen başörtüsü/hicab kısıtlamaları, iki ülke arasındaki duygusal coğrafyada ve diplomasi koridorlarında derin bir sınamayı beraberinde getirmiştir. Bakınız çağ dışı bile diyemeyeceğim bu yasağın sadece bir zaviyeden okunması yanlış olacaktır. Diğer bir ifade ile kuru bir yasakçılık ile açıklanması zor bir karardan bahsetmek gerekir.
Azerbaycan Bakanlar Kurulu’nun okul kıyafet yönetmeliğinde yaptığı düzenleme, resmi metinde doğrudan "başörtüsü" kelimesini zikretmese de "okul formasının bütünlüğünü bozan ve laik eğitim ilkesine uymayan unsurlar" tanımıyla öğrenci ve öğretmenlerin başörtüsüyle kurumlara girmesini sınırlandırmıştır. Bu adım, Bakü yönetimi açısından Sovyetlerden miras kalan ve devam ettirilen seküler devlet yapısını koruma ve kamusal alanda seküler standardizasyon sağlama gayreti olarak okunabilir. Ancak aynı uygulamanın Türkiye tarafındaki karşılığı, yakın tarihin en sancılı hafıza kayıtlarını ve 28 Şubat sürecinin toplumsal travmalarını harekete geçirmeye yetti. Bu da esasında istenilen bir durum olarak değerlendirilmesi mümkün. Zira hemen ardından Aliyev’in yaptığı açıklamalar da bu durumu destekler mahiyettedir.
Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarından siyasal aktörlere kadar farklı kesimlerden yükselen tepkiler ciddi ses getirmiştir. Aklı başında herkes bu meseleyi sadece idari bir karar değil, temel inanç ve eğitim özgürlüğünün ihlali olarak değerlendirmektedir. Ancak bu tartışmayı asıl karmaşık kılan dinamik, iki ülke arasındaki derin stratejik bağımlılık ve bu bağımlılığın yarattığı bakış açısı farkıdır.
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişki, sadece bir kardeşlik, hisdaşlık veya kültür ortaklığı değildir. Zaten işin özünde uluslararası ilişkilerde çıkarlar vardır. Güney Kafkasya'nın jeopolitik dengelerini belirleyen, Enerji Koridorları ve Zengezur hattıyla Avrasya'nın kilit aktörü haline gelen karşılıklı bir mecburiyet ilişkisidir. Karabağ zaferiyle zirveye ulaşan bu jeopolitik kader birlikteliği, Bakü için Türkiye'yi vazgeçilmez bir güvenlik ve diplomasi kalkanı kılmıştır. Buna ek olarak Azerbaycan’ın özellikle enerji ve ekonomik diğer hususlar bağlamında bu kadar bağımlılığı var iken bu adımları atması da kendisini zor durumda bırakacaktır. Bu durum duygudaşlık ilişkisinden öte irrasyonel bir harekettir de. Bakınız Türkiye bugün birçok gerginliğinin olduğu Rusya ile belli noktalarda bu şekilde gerilmiyor. Ukrayna’daki diplomatik tavır dengeli gitse bile Rusya, Türkiye’yi dışarıda bırakacak bir diplomasi mimarisi inşa etmiyor. Bu noktada Azerbaycan’ın da dikkatli adımlar atması daha dengeli süreç yürütmesi gerekir. Hele ki Türkiye ile… Ancak tam da bu stratejik giriftlik nedeniyle Bakü yönetimi, iç egemenlik alanına ilişkin kararlarda özellikle din, laiklik ve kamu düzeni konularında Ankara dahil hiçbir dış aktörün "yol gösterici" veya "müdahil" bir pozisyon almasını istememektedir. Buraya kadar her şey beklenirdir. Zira başta ifade ettiğimiz gibi tek millettir evet ama iki devlettir. Bu kadar silikleşen iki devlet çizgisinin yani git gide tek devlete dönüşen yapının gerçekleşmesini istememektedir, Azerbaycan yönetimi. Bakınız bu nokta iki devletin birbirine olan yakınlığı azaltacak hamlelerle ilgili de farklı farklı kısıtlamalar hâlâ söz konusudur. Bu konu ile doğrudan alakası yok da denebilir ancak Türkiye’den Azerbaycan’a özel araçla doğrudan karayolundan gitmek pandemi ve güvenlik kısıtlamaları nedeniyle özel araçlar için kapalıdır. Bu özel araçlara yönelik kara sınırı geçiş yasağı 2 Ocak 2027 tarihine kadar uzatılmıştır da.
Bakü'nün sergilediği bu sert sayılabilecek tutum, bir bakıma Azerbaycan'ın kendi devlet otoritesini ve Türkiye etkisine yönelik bir karşı hamle olarak değerlendirilebilir. Buna ek olarak bazı aktivistlere yönelik uluslararası yakalama kararı çıkarması da olayı farklı noktaya hatta bir ileri safhaya taşımaktadır. Hatta buna ek olarak Türkiye’den habersiz veya gizli haberli bir şekilde katil rejim İsrail Cumhurbaşkanı Herzog’un da Azerbaycan uçağı ile Türkiye hava sahası üzerinden Bakü’ye götürüldüğü konuşulmaktadır. Bir de üstüne Hakan Fidan’ın olduğu oturumda konuşturdular. Daha birçok şeyden bahsetmek mümkün. Bir de belki doğrudan üst düzey yöneticiler değil ancak basın ve yan unsurlardan Türkiye’ye yönelik eleştirel ifadeler fazlaca kullanılıyor. Bunların da üstten habersiz olduğunu ifade etmek Azerbaycan’ı bilmemek olur. Bu kadar “kör göze parmak” olmaz kanaatindeyim. Amiyane tabirle Azerbaycan yönetimi bir şeyler deniyor. Bu kadar hızlı süreçlerin inşası da planlı olduğunu gösteriyor gibi. Bu kadar olaya rağmen Türkiye daha olgun ve sakin davranıyor. Bu noktada Türkiye diplomatik hassasiyetler gözetildiği kadar belki daha da fazla kardeşlik hukukunu gözetiyor. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken hakikat şudur: Azerbaycan'ın stratejik ve jeopolitik mecburiyeti Türkiye ise Türkiye'nin gücü ve toplumsal desteği de kendi değerler dünyasıyla barışıklığından gelir. Türk kamuoyunda derin izler bırakmış bir hassasiyetin "iç işlerine müdahale" parantezine sıkıştırılması dar bir okuma olacaktır. İki ülke arasındaki toplumsal taban bağlarına ve duygusal sermayeye uzun vadede zarar verme riski taşıyan hamlelere başvurmak doğru değildir.
Azerbaycan’ı bizden uzaklaştırmak veya tam tersinin bir şekilde yapılmasının sadece Siyonizm’e faydası vardır. Bakınız biz bunu bırakın Azerbaycan’ı, Ermenistan için bile diyebiliriz. Bunu daha önce de İran için defaatle dedik. Zira bölge ülkeleri hele ki tarihi bağları olan ülkeler aralarındaki ayrılıkları veya farklılıkları değil ortak noktaları ön plana çıkartan denklemler inşa etmek zorundadır. Bu düşmanı bitirecek temel husustur. Biz sorunlarımızı oturur çözeriz, tabii halklar olarak, toplumsal olarak bir zıtlığımız yok. Bugün Türkiye’deki tepkilerin bu kadar yüksek olması gerçekten 28 Şubat’ın hatırlanmasıdır, ancak başka yerde değil Azerbaycan’da olduğu için de farklı bir mana yüklenmesi durumu da söz konusudur. İnsan umduğuna küser sonuçta… Biz azat olan her toprak için ne denli sevindiysek, Azerbaycanlı kardeşlerimiz de depremlerde o kadar üzüldüler.