Birleşmiş Milletler’in yıllık genel kurulu yine New York şehrinde gerçekleşti. Bu noktada ifade etmek gerekiyor ki 1945 yılından beri sadece 3 kere New York’ta yapılmayan diplomasi zirvesi var. Bu nedenle hoşumuza pek gitmese de dünyanın hegemonik merkezinin New York olduğunu söylemek gerekir. Bu bağlamda savaşlarla İstanbul’dan Cenevre’ye taşınan merkez İkinci Dünya Savaşı ile New York olmuştur… Yani yeni ve adil bir dünyanın başkenti İstanbul olacaktır. Eskiden olduğu gibi… Alakasız isimlerle veya sözleşmelerle değil adil ve hak merkezli bir dünyanın simgesi olacaktır, inşallah İstanbul…

New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Kurul binası, küresel diplomasi tarihinin en çalkantılı dönemlerine tanıklık etti. Soğuk Savaş döneminde dahi bu şekilde bir dönem veya kurul süreci olmadığını ifade etmek gerekir. Bugün genel kurulda çok sert açıklamalar yapıldı. Hatta ABD’nin çok büyük muhalifleri de geldi. Hatta Che Guevara da katılmış, konuşmasını Küba Devrimi'nin simgeleşmiş cümlesi olan "Patria o Muerte!" (Ya Vatan Ya Ölüm!) sözleriyle bitirmiştir. Dahası Fidel Castro 1960 yılında, Hugo Chávez 2006 yılında, Muammer Kaddafi 2006 yılında, Nikita Kruşçev yine 1960 yılında katılmıştır. Bu noktada Arafat Krizi olarak bilinen olay hariç, dünyanın her yerinden katılımcılar katılabilmişlerdir. Nitekim 1988’de toplantı Cenevre’de yapılmıştır. Bu, BM tarihindeki en ünlü ve politik istisnadır. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) lideri Yaser Arafat, Genel Kurul'da konuşma yapmak için davet edilmiş, ancak ABD yönetimi Arafat'a vize vermeyi reddetmiştir. Bunun üzerine BM Genel Kurulu, olağanüstü bir karar alarak Filistin gündemiyle yapacağı oturumları Arafat konuşabilsin diye İsviçre'nin Cenevre kentine taşımıştır. Aynı şey 2025 yılında yapılmamış ve İran heyeti toplantılara katılamamıştır. Bu sene ise İran heyeti büyük kısıtlamalarla olsa da genel kurula katılmıştır.

Bu sene uluslararası krizlerin zirve yapması ile doğru orantılı olarak pek çok sert konuşma da yapıldı. Nitekim 2026 Birleşmiş Milletler 81. Genel Kurulu, diplomasi dilinin zarafetinden ziyade; dünya liderlerinin restleşmelerine, salondan yükselen protestolara, toplu yürüyüşlere ve küresel sistemin iflas bayrağını çekmesine sahne olan tarihi bir dönüm noktası olarak hafızalara kazınmış oldu.

Açılış günlerinden itibaren New York’ta esen rüzgâr oldukça sertti. Salona hâkim olan temel duygu, diplomasi kanallarının artık tıkandığı ve küresel aktörler arasındaki hatların bir daha kolay kolay birleşmeyecek şekilde çekildiğiydi. Dünya, sadece siyasi görüş ayrılıklarının değil; ahlaki, insani ve hukuki değerlerin de kökten bölündüğü bir dönemeçten geçiyor. 2026 BM Genel Kurulu, tam da bu bölünmenin en çıplak haliyle dışa vurulduğu devasa bir amfiye dönüştü.

Vicdan ve çürüme arasındaki denklem

Dünyanın yeni bir düzene ihtiyacı olduğu artık o kadar ayyuka çıkmış durumdadır ki bu sistemden beslenmeyen daha net bir ifade ile Siyonist olmayan veya Siyonizm’den beslenmeyen herkes aynı fikirdedir.

Bugün herkes buna Sayın Cumhurbaşkanı da dahil, uluslararası sistemin mevcut yapısıyla artık barışı koruma işlevini yitirdiğini, reformun bir tercih ya da temenni değil, insanlığın geleceği için varoluşsal bir zorunluluk olduğunu ifade etmiştir. Batı dünyasının sadece İsrail ile ilgili değil, her konuda çifte standartlı tutumu artık sistemin dönüşmesi vurgusunu yükseltmiştir. Bunu vicdan sahipleri, yani bizler yapmak mecburiyetindeyiz. Yoksa bu çürümüşlük her yeri saracak ve kaos ve çatışma tam Siyonizm’in istediği gibi yayılacaktır. Evet “Dünya beşten büyüktür”… Bunu dünyaya göstermesi gerekenler ancak bizleriz.

Boş koltuklar

Her konuşmacının konuşma yaptığı sıradaki koltuk dolulukları üzerinden çıkarım yapmaya çalışılıyor. Bu, tam doğru bir değerlendirme olmayacaktır. “Onda az vardı, bunda çok vardı” demek doğru bir değerlendirme olmaz. Ancak Netanyahu’nun konuşmasını ayırmak gerekiyor. Genel Kurul salonundaki atmosferi bir anda elektriklendiren ve diplomatik tansiyonu zirveye çıkaran an, katil rejimin katil lideri Binyamin Netanyahu’nun kürsüye doğru adımladığı andır. Netanyahu, daha konuşmasına başlamadan önce, salonda tarihi bir eylem gerçekleşmiştir. Onlarca ülkenin temsilcileri, devlet başkanları ve diplomatları sırayla koltuklarını boşaltarak salonu terk etti. BM salonunda adeta bir "boş koltuklar korosu" oluştu. Bu zaten boş olmadan öte veya diğer diplomatik görüşmeler için ayrılmaktan öte bilerek gelindi oturuldu ve katil çıkınca ayrılındı. Bu da çok önemli bir protestodur. Aynı dakikalarda New York sokaklarında binlerce göstericinin sloganları BM binasının dış duvarlarında çınlıyordu. Dışarıdaki protestoların gölgesinde, içerideki neredeyse yarı yarıya boşalmış sıralara karşı konuşan Netanyahu, alışılagelmiş sert ve agresif üslubunu sürdürmeye çalıştı. Kendisine ve hükümetine yöneltilen "soykırım" ve "savaş suçu" suçlamalarını küstahça reddeden katil, ordusunun eylemlerini meşrulaştırma gayretine girdi.

Ancak Netanyahu’nun konuşmasındaki en dikkat çekici detay, oklarını doğrudan ülkemize yöneltmesidir. Zira asıl tehlike onlar için Türkiye’dir. Bugün haksızlık sistemin olan Siyonizm’in karşısında bir alternatif geliştirebilecek tek merkez biziz. Siz veya biz ne ise kabul etsek de etmesek de durum budur.

Siyonist katilin asılsız ithamları ve diplomatik nezaket sınırlarını aşan polemikleri o kadar sınırları aşmıştır ki, neredeyse bebek cesetlerini getirip masaya koyacaktı.

Eski dünyanın sonu, yeni dünyanın sancısı

2026 Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, tarihe taze nutukların atıldığı rutin bir diplomatik buluşma olarak değil; uluslararası mimarinin çatırdama seslerinin en yüksek perdeden duyulduğu tarihi bir eşik olarak geçecektir. Yıllar sonra bu kurul belki de yeni bir dünyanın habercisi olarak anılacaktır. New York’taki BM toplantısı bitti. En baş konuk olarak gelen Siyonist katil bir akşam bile yatmadan konuşmasını yapıp kaçtı. Artık kimsenin bu sisteme tahammülü kalmadı… 2026 Genel Kurulu'nun ardından BM koridorlarında devasa soru işareti hâlâ yerinde duruyor: İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan ve bugün küresel krizlerin hiçbirine çözüm üretemeyen bu hantal sistemle nereye kadar gidilebilir? Dünya artık yeni bir dengenin, belki de yeni bir uluslararası hukukun sancılarını çekiyor. Erbakan Hocamızın dediği gibi “Yeni bir Yalta Konferansı’nı yapmak” sadece bizim için değil, tüm dünyadaki insanlar mecburidir. Bu sadece durumu fark edenlerin gördüğü bir durumdan çıkmış, herkesin gördüğü bir duruma dönüşmüştür.