7 Ekim 2023 tarihinde gerçekleşen ve artık 3’üncü yılına girdiğimiz Aksa Tufanı Operasyonu ve hemen ardından başlayan İsrail saldırıları, yalnızca Batı Asya'nın siyasi haritasını yeniden çizdi demek yetersiz kalacaktır. Aynı zamanda uluslararası hukukun, insani değerlerin ve küresel ekonominin temellerinin ciddi biçimde sarsıldığı çok katmanlı bir yıkım tablosunu ortaya çıkardı. Bu durum, İsrail için zaten olacak son saldırının bir başlangıcı mahiyetinde olabilir. Ancak sürekli Armageddoncu bu bakış açısının oluşturduğu yıkımlar her savaşa var oluş yok oluş savaşı şeklinde bakılmasına neden oluyor. Diğer bir anlatımla “Zaten yolunda giden bir hegemonyası olmasına rağmen Siyonistler neden bu kadar çıldırmışçasına saldırıyor?” sorusuna cevap kıyameti çağıranlar (ya da meşhur ifade ile tanrıyı kıyamete zorlayanlar) üzerinden okunabilir. Öbür tarafta ise bu kadar dokunulmazlığı olmasına rağmen görünmez o kalkanı neden görünür hale getirdikleri de bir soru işareti. Zira insan hakları hukukun üstünlüğü gibi kavramların aslında sadece Siyonistler için kurgulanmış üstün ırka ait olan kavramlar olduğu gerçeği hiç bu kadar aleni hale gelmemişti. Geçen denk geldiğim bir görüntüde Avrupa’da İsrail yanlısı bir eylemde bir Siyonist’in polise dediği ifade “ben senin patronunum, bana hiçbir şey yapamazsın.” Bu örnek vaka bize Siyonistlerin aslında hep buyduk demesinin bir yansımasıdır. Kendini üstün ırk görmesi bir yana başka dinleri de değiştirerek kendisinin üstün ırk olduğuna onları da inandıran bir sapkın düşünceden bahsediyoruz. Bu kafa bugün yaşanan her kargaşanın temel kaynağıdır. Erbakan Hocamızın dediği gibi asıl zehir Siyonizm’dir.

Bugün başta Gazze olmak üzere tüm bölgede yaşanan süreç, basit bir askeri çatışmanın ötesinde; sosyoekonomik, kültürel ve insani haklar düzeyinde kolektif bir yok edilişin istatistikler manzumesi haline gelmiştir. Bu bilanço, sadece bugünü değil, gelecek nesillerin hafızasını ve yaşam koşullarını da doğrudan etkileyecek derinlikte bir yıkımı gözler önüne sermektedir. Japonya’ya atom bombası atan zihniyet ile bugün bölgeyi yok eden zihniyet aynıdır.

İstatistik vermek kolaydır. Sayıların her biri bir insan çocuk, eş, anne baba… toplam 80 binden fazla insandan bahsediyoruz. Bunların %70’i kadın ve çocuk… Bunlardan bir yaş altı çocuk sayısı en az 1.000 kişi daha kundakta katledilmiş çocuklardan bahsediyoruz… Daha da acısı, bunların yarısı katliam başladıktan sonra doğanlar… Buna ek olarak UNICEF verilerine göre Gazze'de 60 binden fazla çocuk bir ebeveynini ya da her ikisini birden kaybetti. Şimdi “bu rakamların ne önemi var, zaten biliyoruz” denebilir… Ancak belki birimiz utanır mı? Acaba diye yazıyorum… Sadece soykırım yok, bunu unutmamak lazım, tamamen ne varsa yok etmek istiyorlar…

1. Yıkılan hafıza: İbadethaneler ve eğitim kurumları

Savaşın en ağır darbelerinden biri, bir toplumun kimliğini, aidiyet duygusunu ve geleceğini oluşturan yapılara indirilmiştir. Uluslararası insancıl hukukun açıkça koruması altında olması gereken sivil ve kültürel alanlar, sistematik biçimde hedef alındı. Bu durum, çatışmanın yalnızca fiziksel bir yıkım değil, aynı zamanda kültürel bir silme girişimi olduğunu göstermektedir.

İbadethanelerin tahribatı: Gazze Hükümeti Medya Ofisi verilerine göre, süreç boyunca 600'den fazla cami tamamen yıkılmıştır. 200'den fazla cami ve 3 tarihi kilise ağır hasar görmüştür. Yüzyıllardır ayakta duran ve bölgenin en önemli dini miraslarından biri olan tarihi Büyük Ömer Camii dahi bombaların hedefi olmuş ve kullanılamaz hale gelmiştir. Bu yapılar, yalnızca ibadet mekânları değil; aynı zamanda toplumsal hafızanın, geleneklerin ve kültürel sürekliliğin taşıyıcılarıydı. Yıkımları, kuşaklar arası bağın koparılması anlamına gelmektedir. Yani sadece soykırım yapılmıyor, hafıza kırım, kültür kırımı, çevre kırımı, eğitim kırımı, kent kırımı ve umut kırımı da yapıyorlar. Şunu anlamak lazım; elindeki tüm güçlerle Arz-ı Mev’ud’daki tüm insanları buralarda hiç olmamışlar gibi bir ortam oluşturmak için yok etmek istiyorlar.

Eğitim sisteminin çöküşü: Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre Gazze'deki okulların ve üniversitelerin %80'inden fazlası ya doğrudan yok edildi ya da ağır zarar gördü. 600 binden fazla öğrenci eğitim hakkından mahrum kalırken, Gazze’deki tüm üniversiteler eğitim-öğretim faaliyetlerini tamamen durdurdu. Okullar, yüz binlerce yerinden edilmiş Filistinli için tek sığınak haline geldi; ancak bu alanlar da hedef olmaktan kurtulamadı. Eğitim sisteminin çöküşü, yalnızca bugünkü öğrencilerin değil, gelecek nesillerin de bilgiye, beceriye ve umuda erişimini elinden almaktadır. Bir toplumun kalkınmasının temelini oluşturan eğitim, bu koşullarda yeniden inşa edilmesi onlarca yıl sürecek bir enkaz haline gelmiştir. Bu sene YÖK, Bilim Kafe Etkinlikleri kapsamında tüm üniversitelerde Gazze ile ilgili faaliyet yapılmasını istedi. Geçen sene de buna benzer ilk ders Gazze çalışması vardı. Bu tarz etkinliklerin önemi çok fazla…

- Konut stoklarının %60'tan fazlası tamamen yıkıldı veya kullanılamaz halde

- Hastanelerin 36 hastaneden 30'dan fazlası hizmet dışı

- Okullar ve üniversitelerin %80'den fazlası doğrudan hasar gördü

- Cami ve kiliseler 600’den fazlası tamamen yıkıldı, 200’den fazlası ağır hasarlı

Bu tablo, yıkımın yalnızca fiziksel boyutunu değil, aynı zamanda bir uygarlığın kendini yeniden üretme kapasitesinin nasıl hedef alındığını da göstermektedir. İbadethaneler ve eğitim kurumları, bir toplumun hem manevi hem de entelektüel omurgasını oluşturur. Bu yapıların yok edilmesi, kuşaklar arası aktarımın kesilmesi ve kolektif hafızanın silinmesi anlamına gelir. Nitekim Siyonistler kendi sapık düşünce temelleri bağlamında inşa ettiği başka bir sapkınlıkta her yeni doğan çocuğun da öldürülmesi gerektiği düşüncesini taşıyor. Neden babaları öldürüyorlar, çocukları büyüyüp kendilerine direniyor. Onu da öldürüyor, yine direnecek bir nesil geliyor. İşte bu nedenle köklerinin kazınmasını savunuyorlar.

2. İnsani hakların ihlali ve yaşam krizleri

Cenevre Sözleşmeleri ve uluslararası insan hakları metinleriyle garanti altına alınan temel haklar, abluka ve askeri harekât (görünümlü katillikler) nedeniyle felce uğramış durumdadır. Daha doğrusu, ürettikleri kavramların veya koydukları kuralların ne kadar kâğıt üstünde ve maksatlı (veya güdümlü yani sadece belli bir kitle için işler) bir şekilde yazıldığı görülmüştür. Yaşam hakkı, sağlık hakkı, gıda hakkı ve barınma hakkı gibi en temel insani güvenceler, sistematik biçimde ihlal edildiği bir ortamda kimse sesini dahi çıkaramamıştır. Bu ihlaller, yalnızca bireysel trajediler değil; aynı zamanda uluslararası hukuk düzeninin ne kadar kırılgan olduğunu gösteren yapısal bir krizdir.

Açlık ve sağlık hakkı: Entegre Gıda Güvenliği Aşama Sınıflandırması (IPC) raporları, Gazze nüfusunun tamamının aşırı gıda güvensizliğiyle yüzleştiğini ifade etmektedir. Nüfusun en az %50'si kıtlık seviyesinde açlıkla mücadele ederken, temiz suya erişim %90 oranında düşmüştür. Sağlık sisteminin çökmesiyle binlerce hasta ve yaralı tedavi hakkından yoksun kalmıştır. Hastanelerin hizmet dışı kalması, yalnızca savaş yaralılarını değil; kronik hastalığı olan, hamile olan, yaşlı olan ve çocuk olan sivilleri de ölüme terk edilmesine neden olmuştur. Sağlık altyapısının yok edilmesi, salgın hastalık risklerini artırarak uzun vadeli bir halk sağlığı felaketine zemin hazırlamaktadır.

Sadece Gazze’de nüfusunun %85'i (yaklaşık 1,9 milyon insan) zorunlu olarak yerinden edilmiştir Bakınız bu oran mübadele sırasındaki nüfus hareketliliği ile aynıdır. Diğer yandan bu rakam Mersin ilimiz kadar ve ülkemizdeki 72 ilin nüfusundan fazla bir nüfus… Aileler, Gazze’nin güneyinde sınırlı alanlara sıkıştırılarak barınma ve güvenlik haklarını tamamen kaybetmiş durumdadır. Yerinden edilme, yalnızca fiziksel bir mekân değişikliği değil; aynı zamanda aidiyet duygusunun, sosyal ağların ve gelecek planlarının yok olması anlamına gelir. İnsanların çadır kentlerde, okul binalarında ve açık alanlarda yaşam mücadelesi vermesi, onurun ve insanlık haysiyetinin de hedef alındığını göstermektedir.

Savaşın en ağır yükünü, kuşkusuz çocuklar ve kadınlar taşımaktadır. Binlerce çocuk hem ebeveynlerini hem de geleceğe dair umutlarını yitirmiştir. Eğitimden mahrum kalan, sağlık hizmetine erişemeyen ve psikolojik travma yaşayan bir nesil, bölgenin geleceğini doğrudan etkileyecektir.

3. Sosyoekonomik deprem ve küresel piyasalar

Savaşın ortaya çıkarttığı ekonomik kriz, Gazze sınırlarını aşarak hem İsrail iç ekonomisini hem de küresel ticareti olumsuz etkiledi. Ekonomik yıkım, yalnızca bugünkü üretim ve istihdam kaybını değil; aynı zamanda uzun vadeli kalkınma potansiyelinin yok edilmesini de beraberinde getirmektedir.

Gazze iç ekonomisi: Bölgede neredeyse sistemi döndürecek tüm ekonomik yapı çökmüş durumdadır. İşsizlik oranını ifade etmek bile komik kaçar. Üretim, tarım ve ticaret faaliyetleri neredeyse sıfırlanmıştır. BM, Gazze'nin savaş öncesi ekonomik seviyesine dönmesinin onlarca yıl alacağını vurgulamaktadır. Altyapının, üretim tesislerinin, tarım arazilerinin ve ticaret ağlarının yok edilmesi, ekonominin yeniden ayağa kalkmasını son derece imkânsız hale gelmiştir. Ayrıca iş gücünün büyük bölümünün yerinden edilmesi ve nitelik kaybı, beşerî sermayenin de erozyona uğramasına yol açmaktadır. Filistin halkı kaçmak istemiyor. Ancak kaçmak isteseler de müsaade edilmez. Zira kendilerinden hareketle bir gün geri dönerler hepsinin yok edilmesi gerekiyor…

Uluslararası yardım ve yeniden inşa maliyeti: BM ve diğer uluslararası kuruluşlar, Gazze'nin yeniden inşasının milyarlarca doları bulacağını ve onlarca yıl süreceğini tahmin etmektedir. Ancak yeniden inşa, yalnızca fiziksel yapıların onarılması değil; aynı zamanda toplumsal dokunun, ekonomik kapasitenin ve psikolojik iyileşmenin de yeniden tesis edilmesini gerektirmektedir. Bu süreç, uluslararası toplumun kolektif sorumluluğunu ve dayanışmasını zorunlu kılmaktadır.

4. Uluslararası hukuk ve insanlık onuru sınavı

Yaşananlar, yalnızca bölgesel bir çatışma değil; aynı zamanda uluslararası hukukun ve insanlık onurunun ciddi bir sınavdan geçtiği bir döneme işaret etmektedir. Cenevre sözleşmeleri, soykırım suçunun önlenmesi ve cezalandırılmasına ilişkin sözleşme ve diğer uluslararası belgeler, sivillerin korunmasını ve insani yardımın engellenmemesini açıkça emretmektedir. Ancak sahada yaşananlar, bu hukuki çerçevenin ne kadar etkisiz kaldığını göstermektedir.

Uluslararası kuruluşların çağrıları, ateşkes talepleri ve insani koridor açılması yönündeki girişimler, büyük ölçüde sonuçsuz kalmıştır. Bu durum, uluslararası toplumun etkinliği ve güvenilirliği konusunda derin soru işaretleri doğurmaktadır. Aynı zamanda, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar kapsamında soruşturma ve yargılama mekanizmalarının işletilmesi, gelecekte benzer ihlallerin önlenmesi açısından kritik önem taşımaktadır.

Sonuç

Aksa Tufanı operasyonu ve takip eden süreç; yıkılan okullar, yok edilen ibadethaneler ve askıya alınan insani haklarla birlikte, bir coğrafyanın hafızasının ve geleceğinin silinmeye çalışıldığı ağır bir bilançoyu ortaya koymuştur. Veriler ve istatistikler, yaşanan krizin sadece bir çatışma olmadığını, uluslararası toplumun ve hukuk sisteminin de derin bir sınavdan geçtiğini net bir şekilde göstermektedir.

Bu bilanço, yalnızca bugünün değil; gelecek nesillerin de sorumluluğunu üstlenmeyi gerektirmektedir. İnsanlık onurunun, uluslararası hukukun ve kolektif hafızanın korunması, yalnızca bölgesel aktörlerin değil; tüm uluslararası toplumun ortak görevidir. Yaşanan yıkımın telafisi mümkün olmasa da benzer felaketlerin önlenmesi ve mağdurların haklarının savunulması, insanlığın ortak vicdanının bir gereğidir. Bu nedenle, yaşananları unutmamak, belgelemek ve adalet arayışını sürdürmek, yalnızca Filistin halkı için değil; tüm insanlık için bir sorumluluktur. İnsanlığın Siyonizm belasından kurtulmasından başka da yol yoktur. Ya bu beladan kurtulmak için birlikte hareket ederiz ya da biz de ya köle olur ya da yok ediliriz. Mesele basit... Sonra ne olur; Allah nurunu tamamlar, vaadi açık, ancak bize nasip olmaz.

Bize ancak zelil olmak düşer, bu göstergelerimizle…

Allah, Siyonizm’e karşı direnenleri muzaffer kılsın…