Bir okurumuzun dediği ile söze başlamak istiyorum. Bir yanlış başka bir yanlış ile düzeltilemez. Bizim NATO’ya bakışımız budur. Yaşananlar, edenler, edilenler, günlük siyaset, anlık çıkar, kısa süreli gündemler, konjonktür ve reel politikleri bir kenara bırakırsak, yeni bir dünyayı kurabiliriz.

Geçen haftaki yazımızda NATO ile ilgili bir takım hususlara değinmiştik. Ancak tabi bir köşe yazısı sınırlılığında NATO’yu anlatmak pek de mümkün olmadığı da takdirinizdir. Bu nedenle NATO gündemi ile ilgili belki birkaç hafta daha yazı yazmak gerek. Bakalım nasip olursa yazarız… Ankara’da yapılan NATO zirvesinin en önemli gündemi NATO’nun yeni dizaynı üzerine olmuştu. Bu noktada en çok dillendirilen konu ise NATO 3.0 idi. Peki nedir bu NATO 1.0 ve 2.0 bunlardan bahsetmek gerekir. Gelecek hafta da 3.0’a müstakil bir yazı yazmak daha isabetli olacak gibi görünmektedir…

NATO 1.0

Esasına bakıldığında ittifaklar da tıpkı devletler gibi kendi ömürlerinin evrelerinden geçerler. Bu bağlamda NATO’nun da bir değişim yaşaması kaçınılmazdır. Nitekim NATO'nun kuruluş mantığı, Sovyet tehdidine karşı Kuzey Atlantik'in kolektif caydırıcılığını örgütlemek olarak ifade edilmektedir. Bu ittifakın birinci sürümüydü yani NATO 1.0’dı. Soğuk Savaş'ın bitişiyle birlikte NATO ikinci bir kimliğe bürünmüştür. Bu kimlik: doğuya doğru genişleyen, Balkanlar'dan Afganistan'a "alan dışı" operasyonlara uzanan, sözde!!!demokrasi teşviki ile güvenlik misyonunu iç içe geçiren bir yapı. Şimdi ise NATO üçüncü bir evreye geçiyor. Bu kez dönüşümün mimarı, geleneksel Atlantik konsensüsü değil, Washington'ın doğrudan talebi üzerine olmaktadır. Bakınız bu anlatımı bir de şöyle okumak gerekir. NATO 1.0 Sovyetler ile savaşmak veya o tehdidi bertaraf etmek için vardı. Ancak NATO 1.0 Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından düşmansız kalmıştır. NATO bu nedenle yeni bir düşmana ihtiyaç duymuştur. Bunun için de demokrasi aleyhine var olan kültürleri hedef alacaklarını vurgulamışlardır. Bakınız Erbakan Hoca’mızın o meşhur ifadesinde ne diyordu bir hatırlayalım…

Erbakan Hocamız, NATO’nun 2.0 ve 3.0’a geçişi ile ilgili ne demişti?

Evet, Erbakan Hocamız daha 1990’lar NATO’nun yeni vazifesinin İslam ile savaşmak (yani NATO 2.0) ve sonrasında da Büyük İsrail’i kurmak olduğunu ifade etmişti. Nitekim Erbakan Hoca’mız, Thatcher'ın 1990'da NATO'nun varlığını sürdürebilmesi için "düşmansız bir ideolojinin yaşayamayacağını" ifade ettiğini ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından NATO'nun yeni hedef olarak İslam'ı belirlediğini ifade etmiştir. Bunun delili olarak da İttifakın düşman rengi olarak komünizmi temsil eden "kırmızı" rengin yerine "yeşil"i tercih etmeye başlaması ve özellikle de ABD’de yapılan tatbikatlarda düşman şehirlerinin isimlerinin Sovyet şehirlerinden Müslüman şehirlerine döndüğünü vurgulamıştır. Bunun da bir "20. Haçlı Seferi" girişimi olduğunu ortaya koymuştur. Erbakan Hoca’mız, NATO'nun bu dönüşümündeki asıl nihai amacın İslam dünyasını bölerek "Büyük İsrail" (Arz-ı Mev'ud) devletinin kurulması ve Yahudi kontrolündeki güçlerin bölgeye hâkim olması olduğunu da sürekli ifade etmiştir. Bakınız olayları sadece kendi mecralarında değerlendirirse birbiri ile ne alakası var denebilir. Ancak biz ne diyoruz: “Ne demek ne alakası var bütün alaka bundan ileri geliyor.”

Peki, Margaret Thatcher ne demişti?

Bu noktada ifade etmek istediğim bir durum var, Erbakan Hoca’mızın ifade ettiği o meşhur Demir Lady’nin 1990'da yaptığı konuşmayı incelediğimizde ortaya şu durum çıkmaktadır:

İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher'ın 1990 yılında İskoçya'daki NATO toplantısında doğrudan “yeni düşman İslam’dır” dememiştir. Ya arkadaş dümdüz böyle der mi? Elbette demez. Ama öyle bir ifade eder ki, anlamamak sıkıntı olur… Thatcher'ın 7 Haziran 1990'da Turnberry'deki Kuzey Atlantik Konseyi'ne yaptığı orijinal konuşmada böylemotamot bir ifade yer almaz. Ancak ne vardır.

"İslam'ın birçok ideali demokrasiyle bağdaşmaz ve bu, gelecekte istikrarsızlık ve çatışma için büyük bir faktör olabilir."

Daha net ifade ile konuşmanın diğer noktalarındaki ifadelerle de birleştirilince Demir Lady, İslam’ı demokrasi, serbest piyasa ve hukukun üstünlüğü gibi "Batılı değerler" ile uyumsuz bir kategoriye yerleştirmektedir. Bu, Soğuk Savaş'ın ideolojik (Komünizm vs. Kapitalizm) çatışmasının ardından, yeni tehdit arayışının "medeniyetler çatışması" eksenine kaydığını ve asıl düşmanın İslam olacağını göstermektedir. Bu bağlamda Margaret Thatcher, Batı ile İslam arasındaki uyumsuzluğu sadece felsefi değil, pratik bir güvenlik tehdidi olarak görür. Ona göre İslam’ın bu yapısı, gelecekteki istikrarsızlıkların ve çatışmaların "büyük bir faktörü" olacaktır.

İşin özü şu aslında ne söylenmek isteniyor ona bakmak gerekir. Bir de sonrasında ne oldu…

Bu, o dönemde (1990'ların başında) henüz gündemde olmayan, 11 Eylül saldırıları sonrası oluşan atmosfer ile sözde uydurdukları “Radikal İslam” kavramı ile hedeflerini ulaşmak için hamleler yaptılar. Hedef neydi? Sorusunun tabiî ki cevabı Siyonist planlara ulaşmak için önlerindeki tek engel olan İslam’ın yok edilmesi… Bunun için Protestanlaştırma yani etkisiz hale getirme ve askeri güçle yok etme gibi iki yolu izlediler. Protestanlaştırma için dinler arası diyalog (Bunun Türkiye’deki temsilcilerinin kimler olduğunu bu 15 Temmuz hain girişiminin yıl dönümünde unutmamak gerekiyor, o dönemde “bak bu Siyonist bir projedir” dediğimizde “siz bunları çekemiyorsunuz” deniyordu…), gibi konuları devreye soktular. Askeri hamle için de bir kopuşa ihtiyaç vardı. Bunun için de 11 Eylül’ü tezgâhladılar. 1990 on yıl sonra 11 Eylül, 10 yıl sonra Arap Baharı görünümlü İsrail Baharı, 10 yıl sonra ise İsrail’in yeni saldırısına karşılık Aksa Tufanı gerçekleşti. Bu noktada konuyu dağıtmadan ifade etmek gerekir. Bazı aklıevvellerin dediği gibi bir durumun aksine Aksa Tufanı bir ön alım veya ön saldırı hareketidir. Yani bu Gazze katliamı yine olacaktı, ancak Gazzeliler ön saldırı yaparak süreci kendi lehlerine çevirmeye çalışmışlardır. Son halkada da İran’a yönelik saldırlar oldu. Bu noktada işin şekli biraz değişti. Hem Gazze savaşı hem de İran saldırıları İsrail ve ABD bloğunu zora soktu. Yıllardır milyarlarca dolar harcayarak inşa ettikleri Holokost Endüstrisi çöktü. Yani mağdur edebiyatı artık tutmaz oldu. Bu bağlamda sadece İsrail değil hem ABD hem de Avrupa bir çıkış arayışı içine girdi. Bu da NATO 3.0’ı ortaya çıkarttı.

Bunu da bir sonraki yazımızda ayrıntılı bir şekilde ele alalım, inşallah…