Tabii herkesin bildiği bir kavram olsa da bir giriş yapmak maksadıyla NATO’nun ne olduğundan bir bahsetmek isabet olacaktır.

NATO veya The North Atlantic Treaty (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü), içinde Türkiye’nin bulunduğu Kuzey Amerika ve Avrupa'dan 32 üye ülkenin oluşturduğu bir siyasi ve askeri ittifaktır. Bu noktada ifade edilmesi gereken ilk husus sadece askeri değil, aynı zamanda siyasi bir oluşum olduğudur. Bu siyasi oluşumun ana dominasyonu ise elbette ana kurucu gücü olan ABD’dir. Bunun yanında İngiltere ve Fransa da NATO’da etkilidir. Ancak ikinci en büyük gücü Türkiye’dir.

NATO’nun kendisine atfettiği başlıca önemi, caydırma, ortak savunma ve demokratik değerlerin teşvik edilmesi yoluyla bir milyar vatandaşının kolektif güvenliğini garanti altına almak olarak değerlendirmiştir. İttifak, küresel istikrar çeşitli temel işlevlere sahiptir: Kolektif Savunma (Madde 5): İttifakın temel taşı, bir üyeye karşı yapılan silahlı saldırının tüm üyelere karşı yapılmış bir saldırı olarak kabul edilmesi ilkesidir (Ne kadar işlemişti? Sorusunu sormak gerek gerçi gerek de yok pek de işlememiştir). Bu karşılıklı savunma paktı, saldırganlığa karşı güçlü bir caydırıcı görevi görür ve hiçbir üyenin yalnızca kendi askeri yeteneklerine güvenmemesini sağlar. Meşhur bir söz olan Aleksandre Dumas'nın ünlü "Üç Silahşorlar" romanından miras kalan bu efsanevi slogan olan "Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için", dayanışmayı ve takım ruhunu simgeler. Latince "Unus pro omnibus, omnes pro uno" kökenine dayanan bu ifade, NATO’nun 4’üncü maddesinde ve 5’inci maddesinde anlam bulur. Bu bağlamda madde 4 şu şekildedir: Taraflardan herhangi biri, taraflardan birinin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı ya da güvenliğinin tehdit edildiğini düşündüğü zaman, tüm taraflar birlikte danışmalar da bulunacaklardır.

NATO, İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşturulan dünyanın Batı kısmının bir aparatı olarak Amerika’nın öncülüğünde 1949 yılında kurulmuştur. Asıl maksadı NATO, II. Dünya Savaşı'nın ardından, Sovyetler Birliği'nin yayılmacı politikalarına karşı bir denge oluşturmayı hedeflemiştir. 1949’da ABD, İngiltere, Kanada ve Fransa'nın da aralarında bulunduğu 12 ülke tarafından Washington'da imzalanan antlaşmayla kurulmasının ardından ilk genişlemesinde 1952 yılında Türkiye ve Yunanistan’ı üye olarak kabul etti. Bundan sonra en ciddi gelişmesi ise 1991'de yaşamıştır. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından NATO, eski doğal rakibi olan Varşova Paktı ülkeleri ve Baltık devletlerini de bünyesine katarak doğuya doğru genişlemiştir.

Güç dengelerinin zahiren Batı’nın eline geçmesi ve Osmanlı’nın zayıflaması sürecine girmesi sorunu kendisinin çözmesi üzerinden değil sorunları karşılıklılık inşa ederek dengelemeyi mecbur kıldı. Son 200 yıllık süreçte Türk dış politikasının belkemiğini oluşturan dengecilik, ne bir tercih ne de bir zaaftır. Tam aksine, coğrafyanın veya konjonktürün dayattığı bir zorunluluğun ürünüdür. Tam bağımsızlığı sağlayamazsanız özgür olamazsınız, özgür olmazsanız da denge gözetmek durumunda kalırsınız. Osmanlı’dan devralınan bu refleks, tek bir küresel gücün vesayeti altında ezilmek yerine, aktörleri birbirine karşı konumlandırarak hayatta kalma sanatı olarak Türkiye’nin de üstlendiği bir politika olarak kendini gösterdi. 1798’de Napolyon’un Mısır’ı işgali sırasında kadim düşman Rusya ile yaşanan yakınlaşma bunun bir örneğidir. Diğer bir örnek de 1833’te Kavalalı Mehmed Ali Paşa ile yaşanan krizde kendi paşasına bile söz geçiremediği için dış güçlerden yardım talep etmesidir. Öyle ki ilk başta İngiltere ve Fransa’dan yardım istenmiş, cevap alınamayınca Rusya’ya yönelinmiştir. Rusya’dan yardım talebine olumlu dönüş olunca hemen ardından İngiltere ve Fransa devreye girmek zorunda kalmıştır. Bu, siyasetin en klasik yansımasıdır. Devlet, kendi valisine karşı çaresiz kaldığında dahi aklını yitirmemiş, “denize düşen yılana sarılır” diyerek krizi manevra kabiliyetine dönüştürmüştür. Bu durum ifade ettiğimiz gibi Cumhuriyet döneminde de bu genetik kodu aynen muhafaza etmiştir. Türkiye’nin küresel krizlere yaklaşımı, İkinci Dünya Savaşı’na girilmemesi, yıkımın dışında kalma başarısıdır. Ancak Stalin’in Boğazlar ve Doğu Anadolu üzerindeki toprak ve üs talepleri karşısında Türkiye’nin yalnız başına duramayacağı açıktı. 1952’de NATO’ya giriş, ideolojik bir yakınlaşmanın değil, varoluşsal bir mecburiyetin neticesidir. Bu ittifak, 200 yıllık denge mecburiyeti ve arayışının Batı blokuna entegre olmuş halidir. Bakınız bu durum bizim hoşumuza gitmiyor ve biz de haklıyız tabii ki. Surat asmak hakkımız. Ancak devletin zor durumlarının bir sonucu olarak bir aşk değil, jeopolitik bir bağlılık durumudur. İşin özü “O gün NATO olmasa Sovyetler bize saldırabilirdi” ifadesi NATO sevicilik değil, olması kuvvetli bir durumun ifadesidir.

Bu durum tarafların rasyonel çıkarları açıktır. Nitekim Türkiye, Soğuk Savaş süresince nükleer bir koruma kalkanına sahip olmuştur. Bir dönem için ordusunu modernize etmiş ayrıca ittifak içinde bir veto yetkisi kazanmıştır. Bugün İsveç ve Finlandiya süreçlerinde görüldüğü gibi, bu vetoyu küresel pazarlık masasında bir koz olarak kullanabilmektedir. NATO açısından ise Türkiye, ittifakın güneydoğu kanadı, Karadeniz’in kilidi, Orta Doğu’ya açılan kapı ve Rusya’yı güneyden çevreleyen en büyük askeri güçtür. Bu karşılıklı bağımlılık, menfaatler dengede durduğu sürece devam edecek rasyonel bir zemine oturur. Ancak bizim, bu acziyet üzerine inşa edilen dengeleri ve beraberinde getirdiği müstemlekeci zihniyeti ret etmemiz gerekir. Erbakan Hocamızın Türkiye vizyonu, yaşanabilir bir Türkiye, yeniden büyük bir Türkiye ve nihayetinde yeni bir dünya kurmaktır. Bugün yeni bir plan inşa etmek yalnızca rasyonel değil, aynı zamanda mecburidir. Elbette bu planın ayakları yere basmalı; kuru sloganlarla veya belli çevrelerin tahrikleriyle hareket edilmemelidir. Öncelikle ekonomik, sosyal ve siyasal alanlarda yaşanabilir bir Türkiye inşa etmek, kalkınmanın her sahasında mesafe kat etmek zorundayız. Ancak bu temel üzerinde yükselecek olan Büyük Türkiye, dış politikada tam bağımsızlığı mümkün kılabilir. Denge politikalarından, NATO’dan ve benzeri angajmanlardan vazgeçmek, ancak böylesine güçlü ve kendine yeten bir Türkiye ile anlam kazanır. Şöyle bir gerçeklik var bizi belli noktalarda gaza getirmeye çalışan veya hâlâ bir vekil güç gibi kullanmaya çalışanlar var. Türkiye, bu oyuna gelmez.

Bugün İslam coğrafyası jeopolitik olarak paramparça haldedir. Arap Baharı’nın kışa dönüşmesi veya daha net ifadeyle zaten bir Siyonist hamle olması, Aksa Tufanı ve Siyonist saldırıların İran’a yönelik boyutları, İslam birliğinin artık bir ihtiyar değil, bir mecburiyet olduğunu göstermektedir. Popülist söylemlerin aksine, NATO gibi küresel bir yapıdan çıkmak bir imza meselesi değil, stratejik ve endüstriyel bağımsızlık meselesidir. Bu bağımsızlık, savunmada Patriot yerine S-400 değil, yerli ve millî teknolojileri ikame etmekle başlar. Elbette yoksa tercih edeceğiz. Ancak savunma yalnızca silahla değil; faizsiz ekonomiden yerli tohuma, millî sinemadan maneviyat temelli bir eğitim modeline kadar uzanan geniş bir cephede kazanılır. Bugün biraz dejenere olmuş veya yıpranmış bir kavram olsa da yerlilik ve millilik beraber olmalıdır. Bunu sağlamak için çalışmak mecburiyetindeyiz.

İşte bu anlayışla, tam bağımsızlık haritamızı çizmemiz gerekiyor. Her alanda kendine yeten, üreten, manevi değerleriyle yoğrulmuş bir Türkiye inşa edilmeden dünyanın da değişmesi yani yeni bir dünya çok da mümkün değildir. Bu hedefe ulaşıldığında, ne denge politikalarına ne de küresel vesayet mekanizmalarına ihtiyaç kalacaktır. Zira asıl olan, başkalarının kurduğu masada pazarlık yapmak değil, kendi masamızı kurmak ve yeni bir dünyanın mimarı olmaktır.