İktisat biliminin bize öğrettiği en temel kabullerden biri şudur: “Kaynaklar kıt, ihtiyaçlar ise sonsuzdur. Modern ekonomi teorisinin önemli bir bölümü bu kabulün üzerine kurulmuştur. Peki, bu iki önerme gerçekten doğru mudur? Belki de iktisat biliminin bugüne kadar yeterince sorgulamadığı asıl mesele budur. Çünkü başlangıçta kabul ettiğimiz bir önerme yanlışsa, ondan hareketle kurduğumuz bütün teoriler doğru sonuçlara ulaşsa bile, vardığımız sonuçların gerçek hayatla örtüşmesi beklenemez. Önce “ihtiyaçların sonsuzluğu” meselesine bakalım. İnsan ihtiyaçlarını düşündüğümüzde, bunların aslında birtakım doğal sınırları olduğunu görürüz. Bir insanın soluyabileceği oksijen miktarı sınırlıdır. İçebileceği su sınırlıdır. Yiyebileceği gıda sınırlıdır. Bir insanın aynı anda onlarca evde oturması, yüzlerce otomobil kullanması veya binlerce bilgisayardan yararlanması mümkün değildir. Üstelik ihtiyaç ile istek arasında da önemli bir ayrım vardır. Bir insanın hayatı boyunca her gün farklı bir elbise giymek istemesi, yüzlerce otomobile sahip olmayı arzulaması veya kullanamayacağı kadar çok konut edinmesi gerçekten “ihtiyaç” mıdır? Yoksa bunlar başka bir kavramla, “ihtiras” ile mi açıklanmalıdır?
Kanaatimce burada çok önemli bir ayrım ortaya çıkıyor: Sonsuz olan insan ihtiyaçları değil, insan ihtiraslarıdır. İhtiyaçlarımız bedenimiz, zamanımız ve hayatımız tarafından sınırlandırılmıştır. İhtiraslarımız ise böyle bir sınıra sahip değildir. İnsan, sahip olduğuyla yetinmeyebilir; daha fazlasını isteyebilir, daha fazlasına sahip olmak için başkasının payına göz dikebilir. Fakat sınırsız bir isteği “ihtiyaç” olarak tanımladığımız anda ekonomik sistemin bütün ahlaki dengesi değişir.
Çünkü ihtiyaçlar sonsuz kabul edilirse, dünyadaki hiçbir kaynak hiçbir insan için yeterli değildir. Böylece herkesin mümkün olduğu kadar fazla kaynağa sahip olması meşru hale gelir. Güçlü olan daha fazla alır; güçsüz olan ise elinde kalanla yetinmek zorunda kalır. İşte burada ekonomi ile güç arasındaki ilişki ortaya çıkar. “Kaynaklar kıttır” kabulü de aynı şekilde sorgulanmalıdır. Elbette kullanılabilir kaynakların tamamı sınırsız değildir. Ancak dünya yalnızca bugün elimizde bulunan kaynaklardan ibaret değildir. Güneş, su döngüsü, atmosfer, toprak, biyolojik çeşitlilik, yenilenebilir enerji kaynakları ve henüz kullanamadığımız teknolojik imkânlar, insanlığın önünde büyük bir potansiyel bulunduğunu gösteriyor.
Dolayısıyla mesele belki de kaynakların mutlak anlamda kıt olması değil, kaynaklara erişimin ve kaynakların paylaşımının adil olmamasıdır. Bu ayrım son derece önemlidir. Çünkü kaynakları kıt, ihtiyaçları sonsuz kabul ettiğinizde ekonomi kaçınılmaz olarak bir mücadele alanına dönüşür. Herkes daha fazla pay almak zorundadır. Devletler stratejik kaynakları ele geçirmek için rekabet eder. Sermaye kaynakları kontrol altında tutar. Güçlü olan, zayıf olanın üzerinde hâkimiyet kurar. Böylece ekonomik teori, farkında olarak veya olmayarak, “güç merkezli bir insan anlayışını” beslemeye başlar. Oysa ihtiyaçların sınırlı, kaynakların ise insanlığın ihtiyaçlarını karşılayabilecek ölçüde yeterli olduğunu kabul edersek, ekonominin temel sorusu değişir. Soru artık “Kim daha fazla alacak?” değildir. Soru şudur: “İnsanlığın ortak nimetleri nasıl adil paylaşılacak?”
Bu noktada üretimin kendisine de yeniden bakmak gerekiyor. Geleneksel iktisat üretimin temel faktörlerini sermaye, emek, doğal kaynaklar ve girişimci olarak sıralıyor. Fakat doğal kaynakların üretimdeki payının kime ait olduğu çoğu zaman yeterince sorgulanmıyor. Oysa üretimden önce zaten var olan toprak, su, hava, güneş ve diğer doğal nimetler insan emeğinin ürünü değildir. İnsan bunları yaratmaz; onlardan yararlanır. Bu nedenle belki de üretimin temel faktörlerini yeniden düşünmeliyiz. Nimet, emek ve akıl. Sermaye ise bunlardan bağımsız, kendiliğinden ortaya çıkan bir üretim faktörü değil; daha önce üretilmiş fakat tüketilmeyerek yeniden üretime sokulmuş değerdir. Bir makine, bir fabrika, bir üretim aracı sonuçta daha önce kullanılmış aklın, emeğin ve doğal nimetlerin ürünüdür.
Burada “akıl” özellikle önemlidir. Çünkü insan aklı emeğin verimliliğini artırır. Basit bir çubuk bile bunun en eski örneklerinden biridir: İnsan, aklını kullanarak aynı emeği daha verimli hale getirmiştir. Bugünün teknolojik dünyası da bunun çok daha gelişmiş bir biçimidir. O halde kalkınmanın temel meselesini yalnızca sermaye birikimine bağlamak yerine, “kolektif aklı harekete geçirmek” gerekiyor.
Bütün bu tartışmalar bizi tek bir sonuca götürüyor: Ekonomiyi kıtlık ve sınırsız ihtiyaç varsayımından hareketle değil; yeterlilik, sınırlı ihtiyaç ve adil paylaşım ilkeleri üzerine yeniden düşünmek mümkündür. Belki de insanlığın ihtiyacı yeni bir ekonomik büyüklük yarışı değil, yeni bir paylaşım ahlakıdır. Çünkü sorun gerçekten kaynakların yetersizliği değilse, asıl sorumuz, dünyanın nimetleri herkese yetecek kadar varken neden bazıları ihtiyaçlarının çok üstünde biriktirirken bazıları en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamıyor? Belki de artık ekonominin cevaplaması gereken asıl soru budur.
Aslında bugün yaşadığımız birçok toplumsal sorunu da bu çerçeveden bağımsız düşünemeyiz. Bir toplumda kaynakların paylaşımı kadar, kuralların nasıl konulduğu ve nasıl uygulandığı da önemlidir. Nitelik yerine nicelik, liyakat yerine güç, ortak yarar yerine kişisel çıkar öne çıktığında kurumlar yavaş yavaş içini kaybetmeye başlar. Kurumların görünüşü yerinde kalır; fakat onları kurum yapan ilke, ölçü ve sorumluluk duygusu zayıflar. Böyle bir ortamda kuralların arasındaki boşluklar, ortak hayatı kolaylaştıran alanlar olmaktan çıkar; onları kendi çıkarına kullanabilenlerin imkânına dönüşür. Hukukun ve kurumların açıklarından yararlanmak bir maharet, başkasının hakkını kendi lehine çevirmek bir fırsat, kurala uymamak ise bir güç göstergesi gibi görülmeye başlanır.
Bunun en ağır sonucu ise güven duygusunun kaybolmasıdır. İnsanlar kuralların herkese aynı şekilde uygulanacağına, kurumların adil davranacağına, emeğin karşılığını bulacağına ve başkasının kendi hakkına el koymayacağına inanmadığında toplumsal düzen çözülmeye başlar. Herkes kendi güvenliğini kendi gücüyle sağlamaya çalışır. Böylece ortak hayatı mümkün kılan asgari uzlaşma ortadan kalkar. Oysa düzen, yalnızca çok sayıda kuralın bulunmasıyla değil, kuralların niteliğine ve eşit uygulanacağına duyulan ortak inançla oluşur. Ekonomide olduğu gibi toplumda da mesele yalnızca sahip olduğumuz kaynakların miktarı değildir; asıl mesele onları hangi ölçüyle, hangi ilkeyle ve hangi adalet duygusuyla kullandığımızdır. Kaynakların yeterli, ihtiyaçların sınırlı olduğunu kabul ettiğimiz bir ekonomik anlayışın nihai hedefi de burada ortaya çıkar: Daha fazla biriktirenin değil, daha iyi düzen kurabilen toplumun güçlü olduğu bir dünya. Çünkü düzen bozulduğunda yalnızca kaynakların paylaşımı bozulmaz; nitelik kaybolur, kurumlar aşınır ve sonunda insanların birbirine duyduğu güven de kaybolur. Belki de asıl kıtlık kaynaklarda değil, adalette, ölçüde ve birbirimize duyduğumuz güvendedir. Hoşça bakın zatınıza…
