Çünkü burada attığım her adımda bakışın ağırlığı var. Bakışlarınızın. Çamura şekil veren eller gibi yamultuyor. İçe büküyor. Bombeler yapıyor. Şurama. Burama. Benim olmayan... kulplar takıyor. Benden olmayan. Elimi kaldırıyorum. Bakışlarınızın yükü. Başımı yana eğiyorum. Bakışlarınızın sesi. Nefes alıyorum. Bakışınızın... veriyorum... ‘canı cehenneme’si.
Çünkü yok burada varlığım. Bir varsayımlar yığını. Bu yüzden midir bilmem, döndüğüm her köşe başında aniden yok olmak arzum. Sizi sırtımda taşımaktan yoruldum. Ben, o değilim. Dedikçe de o'yum belki. Kâbus mu? Sizin uykunuzda gördüğüm. Bu. Susuyorum.
Herkesin iyisi kendine... Herkesin kötüsü ötede... Herkes kendine iyi. Herkes ötekine kötü... Anladık, bitmiş bu dünya. Bitmiş güzele dair ne varsa... Bitmiş imkânları birlikte var olmanın. İşte tekil, bir o kadar tenha... Bu dünya üç gün; geldi, geçti ve gitti. Değmez hafız! Değmez can! Değmez, bu kadar vaveylaya...
Oysa insan, biraz da başkasının yanında kendisi olabilmeliydi değil mi? Bir yüzün karşısında yüzünü saklamadan durabilmek, sesini ödünç almadan konuşabilmek, kendini savunmak zorunda kalmadan var olabilmek... Ne zaman bu kadar zorlaştı birbirimizin varlığına tahammül etmek? Ne zaman bir insanı anlamanın yerini onu tanımlamak, tanımlamanın yerini yargılamak, yargılamanın yerini mahkûm etmek aldı?
Artık kimse kimseye bakmıyor aslında. Herkes kendi zihninde kurduğu surete bakıyor. Karşısındaki insanın yüzünde kendi korkularını, eksikliklerini, öfkelerini seyrediyor. Sonra da gördüğünü ötekinin hakikati sanıyor. Bir bakışla başlıyor her şey. Bir ima, bir suskunluk, bir kaşın hafifçe kalkışı... Sonra o küçücük hareketler birikiyor. İnsan, başkasının zihninde kurulmuş hayatın içinde yaşamaya mahkûm ediliyor. Kendini anlatmaya çalıştıkça daha çok karışıyor işler. Çünkü bazen anlatmak, anlaşılmaktan çok yanlış anlaşılmanın yeni yollarını açıyor.
Belki de bu yüzden yoruldun. Kendini açıklamaktan, niyetlerini temize çekmekten, olmadığın biri olmadığını kanıtlamaktan... İnsan kaç kere kendisi olmak için kendisini savunmak zorunda kalır? Kaç kere aynı kapının önünde durup, içeride kendisi hakkında verilmiş hükümleri dinler? Bir ömür, başkalarının kanaatlerine itiraz ederek geçer mi? Geçiyor işte.
Ve insan bir gün geliyor, anlıyor. Ya da öyle zannediyor. Herkesin zihnindeki kendisini düzeltmeye kalkışmak, ömrünü başkalarının aynalarını silmekle tüketmekmiş. Oysa aynalar kirli değil belki; yalnızca gösterdikleri yüz, bakanın kendisine ait. Senin yapabileceğin, o aynaların karşısından çekilmek. Kendini onların içinden kurtarmak. Ne var ki çekilmek de kolay değil. İnsan bazen en çok, kendisine ait olmayan bir hayatın içinde kalmaya alışıyor.
İçimize sustuğumuz her şey, dışımızda dünya...
Belki de bütün mesele burada. İçeride birikenler dışarıya taştığında dünya dediğimiz şey biraz daha çirkinleşiyor. Söylenmemiş sözler, yutulmuş itirazlar, yarım bırakılmış sevgiler, geri alınmış eller... Hepsi bir yerlerde duruyor. Bir kaldırım taşının altında, eski bir fotoğrafın arkasında, gece yarısı ansızın uyanınca insanın göğsüne oturan o tarifsiz ağırlıkta. Biriktirdiklerimizden yapılmış bir dünya bu. Ve biz, kendi sessizliklerimizin içinde birbirimize yabancılaşıyoruz.
Yine de bütün bunların ortasında küçük bir ihtimal kalıyor. Bir insanın diğerine hükmetmeden yaklaşabilmesi. Bir bakışın yük olmaktan çıkıp temas olabilmesi. Birinin, karşısındakini olduğu gibi bırakabilmesi. Ne eksilterek ne çoğaltarak. Ne bir kulp takarak ne de bir yere sığdırmaya çalışarak... Yalnızca orada olduğunu kabul ederek.
Biliyorum, büyük laflar seviliyor, köşeli, kibirli. Bunlar. Dünya değişmeyecek belki. İnsan, kendi gölgesinden kolay kolay kurtulamayacak. Herkes kendi iyiliğinin hikâyesini anlatmaya, kötülüğünü ötekinin hanesine yazmaya devam edecek. Ama yine de insanın insana bıraktığı küçük bir boşluk olmalı. Birbirimizi tanımlamadan, düzeltmeden, kendimize benzetmeden durabileceğimiz bir boşluk...Ben artık orada durmak istiyorum.
Kimsenin varsayımı olmadan. Kimsenin hikâyesinde kötü adam, kimsenin vicdanında eksik kalmış bir hesap olmadan. Yüzümle, sesimle, kusurumla, eğriliğimle... Kendi ağırlığımı kendim taşıyarak.
Belki de gitmek dediğimiz şey bir yerden ayrılmak değildir. Başkalarının zihninde bize ayrılmış yerden kalkıp gitmektir. Bir köşe başında ansızın yok olma arzusu da bundandır belki. Yok olmak değil, nihayet kendine varmak...
Çünkü dünya üç gün; geldi, geçti ve gitti. Ve insan, bütün bu vaveylanın içinde, bir gün olsun kendi sesiyle konuşabilmeli.Bakışlarınızı üzerimden çekin demiyorum artık. Ben, bakışlarınızın olmadığı yerde kendime bakmayı öğreniyorum.
Hoşça bakın zatınıza…