Müslümanların taraf olduğu kriz alanlarında sorunların çözümü için sahip olunan imkânların yeterince kullanılmadığı, siyasi hesapların insani sorumlulukların önüne geçtiği ve bunun sonucunda toplumların giderek yalnızlaştığı bir gerçek. Yemen, bu yalnızlaşmanın en ağır biçimde yaşandığı örneklerden biri. Yıllardır savaşın, yoksulluğun, açlığın ve siyasi parçalanmışlığın pençesinde yaşayan Yemen halkı, yalnızca silahların gölgesinde değil, uluslararası toplumun giderek azalan ilgisinin gölgesinde de hayatta kalmaya çalışıyor.

Bir ülkenin kaynaklarının tükenmesi, kurumlarının işlemez hâle gelmesi, milyonlarca insanın temel ihtiyaçlarını karşılayamaz duruma düşmesi ve bütün bunların olağan bir gündem maddesine dönüşmesi, üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir ahlaki sorundur. Yemen'de yaşananlar artık yalnızca bir iç savaşın sonuçları olarak açıklanamaz. Bölgesel güç mücadelelerinin, dış müdahalelerin, iktidar hesaplarının ve uluslararası siyasetin insani meseleleri nasıl geri plana ittiğini gösteren kapsamlı bir krizle karşı karşıyayız.

Yemen meselesini yalnızca Husilerle hükümet güçleri arasındaki çatışmaya indirgemek, krizin gerçek boyutlarını gözden kaçırmak demektir. Çünkü burada söz konusu olan, yalnızca kimin ülkeyi yöneteceği değil; Yemenlilerin nasıl bir ülkede, hangi haklarla ve nasıl bir gelecek umuduyla yaşayacağıdır. Bütün bu indirgemeci ve küresel çıkarların, hesaplaşmaların arka bahçesi haline getirilmiş bir ülkenin Gazze’ye nefes aldıracak hamleleri yapmış olması da ayrıca gücünü yemen üzerinde sınamaya çalışan ülkelere de bir cevap niteliğindedir.

Elbette Yemen'de siyasi otoritenin parçalanması, silahlı aktörlerin çoğalması ve dış güçlerin farklı taraflar üzerinden nüfuz mücadelesi yürütmesi, ülkenin ortak bir siyasi gelecek etrafında buluşmasını zorlaştırıyor. Bir tarafta başkent Sana'yı ve ülkenin geniş bir bölümünü kontrol eden Husiler, diğer tarafta uluslararası alanda tanınan hükümet ve ona karşıt ya da onunla rekabet hâlindeki farklı güç odakları bulunuyor. Bu tablo, Yemen'in meselesini basit bir iktidar mücadelesinin ötesine taşıyor.

Üstelik ülkenin geleceği üzerinde söz sahibi olmak isteyen bölgesel aktörlerin öncelikleri de her zaman Yemen halkının talepleriyle örtüşmüyor. Suudi Arabistan, İran ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi aktörlerin güvenlik kaygıları ve bölgesel hesapları, Yemen'deki siyasi ve askerî dengeleri etkiliyor. Böylece Yemenlilerin kendi geleceklerini belirleme meselesi, dışarıdan yürütülen daha geniş bir güç mücadelesinin parçasına dönüşüyor. Bir ülkenin kaderinin, o ülkede yaşayan insanların iradesinden çok dış güçlerin hesaplarıyla belirlenmesi, Yemen krizinin en temel açmazlarından biridir.

Yemen'de yaşananları mezhepsel bir çatışma olarak tanımlamak da tek başına açıklayıcı değildir. Mezhepsel kimlikler siyasi mobilizasyonun bir unsuru hâline gelebilse de iktidar mücadelelerini, tarihsel gerilimleri, ekonomik çıkarları ve dış müdahaleleri hesaba katmadan yapılan her değerlendirme eksik kalacaktır. Dahası, bu krizi Sünnilerle Şiiler arasındaki kaçınılmaz bir mücadele gibi sunmak, siyasi aktörlerin tercihlerini dinî kimliklerin arkasına saklayarak sorumluluklarını görünmez kılabilir.

Oysa Yemen'de yaşananların merkezinde, dinî aidiyetlerinden bağımsız olarak bütün insanların sahip olması gereken temel haklar bulunmaktadır: Yaşama hakkı, güvenlik, beslenme, sağlık hizmetlerine erişim, eğitim, barınma ve siyasi karar süreçlerine katılabilme hakkı. Bunların hiçbiri herhangi bir siyasi hareketin, silahlı grubun ya da devletin lütfu değildir. Yemen halkının yaşadığı insani yıkım, siyasi aktörlerin meşruiyet iddialarından daha büyük bir meseledir.

Birleşmiş Milletler’in 2026 yılı insani ihtiyaçlar planına göre Yemen'de 22,3 milyon insanın insani yardıma ve korumaya ihtiyacı bulunuyor. Yaklaşık 18,3 milyon insan ise akut gıda güvensizliğiyle karşı karşıya. Bu rakamlar, meselenin yalnızca cephe hatlarında yaşanan çatışmalardan ibaret olmadığını; savaşın gündelik hayatı, üretimi, sağlık sistemini ve toplumun geleceğini de aşındırdığını ortaya koyuyor. İnsanların açlıkla mücadele ettiği, çocukların yeterli beslenemediği, sağlık hizmetlerinin aksadığı ve ailelerin temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı bir ortamda siyasi zaferlerden söz etmenin anlamı nedir? Bir tarafın diğerine üstünlük sağlaması, ülkenin geleceğini kuracak toplumsal ve ekonomik zemini ortadan kaldırıyorsa bu üstünlük kimin kazancıdır?

Yemen'de de savaşın en ağır yükünü her zamanki gibi, karar alma süreçlerinde çoğu zaman söz sahibi olamayan siviller taşıyor. Çocuklar, kadınlar, yerinden edilmiş aileler ve yoksullar, kendilerinin belirlemediği siyasi ve askerî tercihlerin bedelini ödüyor. Üstelik yardım kuruluşlarının erişim sorunlarıyla karşılaşması ve insani yardım kaynaklarının yetersiz kalması, zaten ağır olan şartları daha da zorlaştırıyor. Bu noktada uluslararası toplumun sorumluluğu yalnızca yardım çağrıları yayımlamakla sınırlı olamaz. İnsani yardımların ihtiyaç sahiplerine güvenli ve kesintisiz biçimde ulaşması, sivillerin korunması, uluslararası insancıl hukuka uyulması ve çatışan tarafların ihlallerden sorumlu tutulması, çözümün vazgeçilmez unsurlarıdır. Oysa bugün kolektif bir şekilde Yemen’den façası çizilen küresel güçlerin intikamını almak için hazırlıklar yapıldığını görüyoruz. Ne acı!

Yemen'de barışın önündeki engellerden biri de siyasi çözümün, tarafların birbirlerini askerî olarak alt etmelerine bağlanmasıdır. Oysa uzun yıllardır devam eden çatışmalar, silahların tek başına kalıcı bir siyasi düzen kuramayacağını yeterince göstermiştir. Her yeni askerî hamle, yeni bir misilleme ihtimalini doğurmakta; her yeni hesaplaşma ise ülkenin zaten zayıflamış toplumsal dokusunu biraz daha aşındırmaktadır. Bu nedenle Yemen'de çözüm, bir silahlı aktörün diğerlerini etkisiz hâle getirmesinden ibaret düşünülemez. Kalıcı bir siyasi düzen, Yemenlilerin farklı toplumsal ve siyasi kesimlerini kapsayan bir uzlaşmayı, ülkenin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü koruyan bir çerçeveyi, hesap verebilir kurumları ve halkın iradesini yansıtan bir yönetimi gerektiriyor. Ateşkes ve diplomasi, ancak bu hedeflere hizmet ettiği ölçüde kalıcı barışın başlangıcı olabilir.

İslam dünyasının Yemen karşısındaki tutumunu da bu çerçevede yeniden değerlendirmek gerekiyor. Yemen meselesinin bir diğer boyutu da Suudi Arabistan öncülüğündeki askerî müdahale süreci ve İsrail'in Yemen'e yönelik saldırılarıyla ortaya çıkıyor. Yıllarca süren askerî müdahaleler, abluka ve çatışmaların ağır bedelini Yemen halkı öderken, ülke giderek bölgesel güç mücadelesinin cephelerinden birine dönüştü. İsrail'in Yemen'e yönelik saldırıları ise bu krizi daha geniş bir bölgesel çatışmanın parçası hâline getiriyor. Böylece Yemen'in kendi geleceğini belirleme meselesi, bir yandan dış müdahalelerin diğer yandan bölgesel hesaplaşmaların gölgesinde kalıyor.

Yemen'de yükselen direniş söylemini de bu gerçeklikten bağımsız değerlendirmek mümkün değil. Ancak direnişin anlamı, yalnızca askerî karşılık vermekle ölçülemez; Yemen halkının bağımsızlığını, güvenliğini ve insanca yaşama hakkını koruyabildiği bir gelecek kurmakla anlam kazanır. Hiçbir dış müdahale Yemenlilerin iradesini yok saymanın gerekçesi olamayacağı gibi, hiçbir direniş iddiası da sivillerin haklarını ve ülkenin geleceğini ikinci plana itemez. Asıl mesele, Yemen'in bölgesel güçlerin hesaplaştığı bir savaş alanı olmaktan çıkarılarak kendi halkının kaderini tayin edebildiği bağımsız ve adil bir siyasi düzene kavuşmasıdır. İslam dünyasının Yemen karşısındaki sorumluluğu da yalnızca saldırıları kınamakla değil, bu hedef doğrultusunda somut siyasi ve insani dayanışma geliştirmekle ölçülecektir.

Yemen'i yeniden düşünmek, onu yalnızca açlıkla, iç savaşla ve siyasi parçalanmışlıkla anılan bir ülke olmaktan çıkararak bölgesel gelişmeler karşısında irade ortaya koymaya çalışan bir aktör olarak da değerlendirmeyi gerektiriyor. Gazze'ye destek amacıyla yürüttüğü eylemler, Yemen'i kendi sınırlarının ötesindeki bir mücadelenin parçası hâline getirirken, İsrail'in saldırıları ve geçmişten bugüne uzanan dış müdahaleler ülkenin üzerindeki baskıyı daha da artırıyor. Ancak bu tablonun en önemli sorusu, hangi tarafın askerî üstünlük sağladığından çok, bütün bu çatışmaların Yemen halkının geleceğini nasıl etkilediğidir.

Sonuçta bölge ülkelerinin, kendi siyasi geleceklerini belirleme iddialarına rağmen, giderek İsrail merkezli bir güvenlik ve güç denklemine göre konumlandırılmaya çalışıldığı görülüyor. Bu gerçekliği göz ardı ederek geliştirilecek her çözüm, görünürde özgürleşmeyi ve yeni bir siyasi düzeni mümkün kılsa bile, bölgeyi emperyalist güç ilişkilerinin dışına çıkaramayabilir. Suriye örneğinde olduğu gibi, siyasi özgürlük ve yeniden yapılanma beklentilerinin, bölgesel güç dengeleri ve dış müdahaleler üzerinden yeni bağımlılık ilişkilerine dönüşmesi ihtimali göz ardı edilmemelidir. Çünkü bir ülkenin kendi geleceğine karar verebilmesi, yalnızca mevcut iktidar yapısından kurtulmasıyla değil, aynı zamanda kendi iradesini dış güçlerin stratejik önceliklerinden bağımsız biçimde ortaya koyabilmesiyle mümkündür.

Yemen halkının Gazze meselesi karşısında ortaya koyduğu tutum da bu açıdan anlamlıdır. Yemen'in Gazze'ye destek amacıyla üstlendiği rol, ülkenin kendi sınırlarını aşan bir siyasi ve ahlaki sorumluluk anlayışı geliştirdiğini gösterirken, aynı zamanda bölgenin İsrail'in güvenlik öncelikleri etrafında yeniden şekillendirilmesine yönelik girişimlere karşı bir itiraz olarak da okunabilir. Elbette bu tutum, Yemen'deki bütün siyasi aktörlerin ve toplum kesimlerinin aynı görüşte olduğu anlamına gelmez. Ancak ortaya çıkan tablo, Yemen halkının geleceğinin yalnızca askerî dengeler ve dış güçlerin hesapları üzerinden belirlenemeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Asıl soru, bölge ülkelerinin kimin yanında konumlandırılacağı değil, kendi halklarının iradesiyle nasıl bir bölgesel düzen kurabilecekleridir. Yemen'i yeniden düşünmek, tam da bu nedenle, bağımsızlığı yalnızca siyasi egemenlik olarak değil, emperyalist güç ilişkilerinin dışında kendi geleceğini belirleyebilme hakkı olarak kavramayı gerektiriyor.

Yemen'i yeniden düşünmek, yalnızca onun hangi güçlere karşı direndiğini değil, direnişin ardından nasıl bir bölgesel düzenin kurulacağını da sorgulamaktır. Çünkü gerçek bağımsızlık, bir ülkenin yalnızca kendi toprakları üzerinde söz sahibi olması değil, geleceğinin başka güçlerin çıkarları doğrultusunda belirlenmesine de karşı koyabilmesidir. Hoşça bakın zatınıza…