Bazen insanın biraz durmaya ihtiyacı oluyor. Günlük telaşın, bitmeyen tartışmaların, herkesin her konuda bir şey söyleme ihtiyacı duyduğu o büyük gürültünün içinden çıkıp kendine birkaç soru sormaya… Neye inanıyorum, neyi savunuyorum, nasıl bir insan olmak istiyorum? Bir de bütün bunların hayatımdaki karşılığı ne?

Çünkü insanın bir kimliğe sahip olmasıyla o kimliğin hakkını vermesi aynı şey değil. Bir inancın içinde doğabilir, bir milletin parçası olarak büyüyebiliriz. Fakat zamanla bunların ne anlama geldiğini düşünmek, anlamaya çalışmak, gerektiğinde kendimizle hesaplaşmak zorundayız. Bana kalırsa asıl mesele de burada başlıyor.

Müslüman olmak benim için yalnızca bir aidiyet meselesi değil. Bir anlama ve anlamlandırma ölçütü. Bir duruş, bir yaşayış biçimi. Ve elbette bu durum, ciddi bir emek isteyen, insanın kendisini tanımasını, dünyayı anlamaya çalışmasını, okumasını, düşünmesini ve öğrendikçe yeniden değerlendirmesini gerektiren bir yolculuk. İman, elbette bir diploma ya da akademik birikime ya da bir grubun içinde konumlanmaya ait bir mesele değildir. Hiçbir insanın inancını eğitim düzeyi, sosyoekonomik konumu veya siyasi pozisyonlanması üzerinden ölçemeyiz. Ama inandığımız şeyin anlamını kavramak, onu hayatımıza taşımak, davranışlarımızla ilişkisini kurmak istiyorsak bunun kendiliğinden gerçekleşmeyeceğini de kabul etmeliyiz.

Tefekkür dediğimiz şey biraz da bu değil mi? Önümüze konulan cevaplarla yetinmemek, görünenin ardına bakmak, insanı ve dünyayı tanımaya çalışmak. Bazen bir kitapla, bazen bir sohbetle, bazen de insanın kendi sessizliğinde verdiği uzun bir mücadeleyle… Öğrenmenin sonu yok. Üstelik insan öğrendikçe her şeyi bildiğini değil, henüz ne kadar az şey bildiğini daha iyi anlıyor. Belki bu yüzden insanın zaman zaman tenhaya çekilmesi gerekiyor. Sık görüşülmeyen ama bağı da koparılmayan dostluklar, sakin mekânlar, kendinle kalabilmek, kendine ait bir alanı korumak… Hayatın her anında görünür olmak, her tartışmaya katılmak, her düşünceyi herkese anlatmak zorunda değiliz. Bazen kendimizi biraz saklamak, sınırlarımızı korumak ve kendi içimize dönmek iyi geliyor. Yalnızlık, insanın dünyadan vazgeçmesi değil; dünyayla kurduğu ilişkiyi yeniden gözden geçirmesi de olabilir.

İnsanın memleketiyle ilişkisi de böyle bir düşünme ve emek verme meselesi. Ben bilerek, isteyerek, seçimimle Müslüman’ım. Bunu yalnızca doğduğum yerin bana verdiği bir kimlik olarak görmüyorum. Bu ülkenin toprağına, insanına, tarihine, diline ve kültürüne duyduğum bağlılığın bilincindeyim. Kendimi bu ülkenin toprağından ayrı düşünemiyorum. Bu toprağı sevmek benim için bir slogan değil; bir hayat duygusu, bir sorumluluk. Ama memleket sevgisi, her şeyi doğru bulmak, yapılan her yanlışı görmezden gelmek demek değil. Tam tersine, insan sevdiği şeyin kusurlarını da görür. Yanlışlarını düzeltmesini ister. Birlikte yaşadığı insanların daha iyi şartlarda yaşaması için kaygı duyar. Çünkü vatan dediğimiz şey yalnızca dağlar, ovalar, şehirler ve sınırlar değil; o topraklarda hayatını sürdüren insanlardır.

Depremde yıkılan binaların altında kalan insanlara, “Müstahaksınız” denilebildiğini gördüğümüzde, işte bu yüzden içimiz acıyor. Bir insanın evi başına yıkılmış, hayatı altüst olmuş, yakınlarını kaybetmiş. Böyle bir acının karşısında ilk aklımıza gelen şey nasıl hüküm vermek olabilir? Bir felaketi, başkasının cezalandırılmayı hak ettiğine dair bir düşüncenin malzemesi hâline nasıl getirebiliriz? Bunu bütün afetlerde ya da bireysel felaketlerde de yapamayız. Bir insanın daha beter olmasını istemek dünya ile kurduğumuz bağın yalınlığına, yapaylığına işaret eder.

İnancımızı, insanın acısını anlamak yerine onu yargılamak için kullanıyorsak bir yerde durup düşünmemiz gerekmez mi? Merhamet, yalnızca sözünü ettiğimiz bir erdem değil; zor zamanlarda göstermekle yükümlü olduğumuz bir tavır. Başkasının acısını küçültmeden, onun yaşadıklarını kendi kanaatlerimize sığdırmaya çalışmadan yanında durabilmek… Bazen insan olmanın en önemli sınavı budur. Bir milleti sevmek de biraz böyle bir şey. Bu milletin geçmişiyle gurur duymak kadar bugün yaşadıklarını dert edinmek, geleceği için sorumluluk almak da gerekiyor. Bin yıllık birikim bir günde oluşmadı; bir günde de yok olup gitmez. Elbette yanlışlar yapılır, hatalar edilir, zaman zaman yolumuzu kaybederiz. Fakat yanlışlardan dönmek, eksiklerimizi görmek ve yeniden doğrulmaya çalışmak da insanın, toplumun ve milletin hayatının bir parçasıdır.

Ben bu yüzden umudu bütünüyle kaybetmek istemiyorum. Her şeyin iyi olduğunu düşündüğüm için değil; yanlışların değişebileceğine, insanların öğrenebileceğine, toplumların kendilerini yenileyebileceğine inandığım için. Bu dönemeçten de geçeceğiz. Ama yalnızca zaman geçsin diye bekleyerek değil; düşünerek, emek vererek, birbirimizi dinleyerek ve sorumluluk alarak.

Hafta sonu belki biraz sessiz kalalım. Kendimize, inancımıza, memleketimize ve birbirimize yeniden bakalım. Her konuda haklı çıkmak zorunda olmadığımızı, öğrenmenin ve değişmenin bir ömür sürdüğünü hatırlayalım. Çünkü benim için mesele, Müslümanlığımı ya da Türklüğümü ya da Kürtlüğümü başkasına ispat etmek değil. Asıl mesele, inancımın ve aidiyetimin bende nasıl bir insan meydana getirdiği. Beni daha adil, daha merhametli, daha sorumlu biri yapıp yapmadığı.

Bir toprağı gerçekten sevmek, üzerinde yaşayan insanı da sevmeyi gerektirir. İnandığımız değerleri gerçekten önemsemek ise onları yalnızca dilimizde değil, davranışlarımızda da taşımayı. Belki bütün mesele, insanın kendisine şu soruyu sorabilmesinde düğümleniyor: Bunca zamandır inandıklarım, savunduklarım ve ait olduğumu söylediklerim beni nasıl bir insan yaptı? Bu soruyu samimiyetle sorabiliyorsak hâlâ öğrenecek, düzeltecek ve değiştirecek bir şeylerimiz var demektir. Bence umut da tam burada başlıyor.

Hoşça bakın zatınıza…