İnsanlar düzen talep etmiyor; düzensizlikten kendilerine düşen payı büyütmek istiyorlar. Kimi kendisine ayrıcalık tanınmasını, kimi başkalarının sahip olduğu ayrıcalıklara kendisinin de ortak edilmesini bekliyor. Kimse ayrıcalıkların ortadan kaldırılmasını, herkesin aynı kurallara tabi olmasını ve kamusal hayatın kişisel çıkarlardan arındırılmasını yüksek sesle savunmuyor. Çünkü mesele çoğu zaman adaletin tesis edilmesi değil, adaletsizliğin sağladığı imkânlardan mahrum kalmamaktır.

Düzen istemekle kendi lehine bir düzen istemek arasındaki fark tam da burada ortaya çıkar. Birincisi ortak hayatın gereğidir; ikincisi ise ayrıcalık talebinin başka bir biçimidir. İnsanlar çoğu zaman kuralsızlığa karşı oldukları için değil, kuralsızlığın kendileri aleyhine işletilmesine itiraz ettikleri için konuşurlar. Kendilerine dokunmayan haksızlıklar karşısında sessiz kalır, başkalarına tanınan imkânları gördüklerinde adalet talebini hatırlarlar. Böylece adalet, herkesin hakkını koruyan evrensel bir ilke olmaktan çıkar, kişisel çıkarların savunulmasında kullanılan bir araca dönüşür. Oysa düzen, belli kaidelerin konulması ve bu kaidelerin kim olduğuna bakılmaksızın uygulanmasıyla mümkündür. Kanunların varlığı tek başına bir anlam taşımaz; asıl mesele, o kanunların karşısında herkesin eşit olup olmadığıdır. Kuralların güçlüye başka, güçsüze başka uygulandığı; makam sahibinin başka, sıradan yurttaşın başka ölçülerle değerlendirildiği bir yerde hukuktan değil, hukukun görüntüsünden söz edilebilir. Böyle bir düzende kanun vardır ama hukuk yoktur; kurumlar vardır ama kurumsallık yoktur, yetki vardır ama sorumluluk yoktur.

Bir toplumun düzeni, kuralların kitaplarda ne yazdığıyla değil, iktidar sahiplerinin o kurallara ne ölçüde bağlı kaldığıyla anlaşılır. Çünkü hukuk, öncelikle sıradan insanın uyması gereken bir yükümlülük değil, iktidarın da sınırlarını belirleyen bir ilkedir. İktidarın kendisini hukukun üstünde görmeye başladığı yerde düzen, ortak hayatı koruyan bir mekanizma olmaktan çıkar; gücü elinde tutanların çıkarlarını koruyan bir araca dönüşür. Toplumsal çözülme de tam burada başlar. Önce küçük istisnalar yaratılır. Sonra bu istisnalar makul gerekçelerle açıklanır. Ardından istisnalar kuralın yerini almaya başlar. Birine tanınan imkân, diğerine tanınan ayrıcalıkla meşrulaştırılır. Bir haksızlık, başka bir haksızlık gösterilerek savunulur. Sonunda kimse kendisine düşen sorumluluğu konuşmaz; herkes başkasının sahip olduğu imkânları gündeme getirir. Adalet talebi, adaletsizliğin tasfiyesine değil, ayrıcalıkların yeniden dağıtılmasına indirgenir.

Böyle bir zeminde siyaset de anlamını kaybeder. Siyaset, ortak hayatın ilkelerini belirleme ve kamu yararını gerçekleştirme faaliyeti olmaktan çıkar; kaynakların, makamların, imkânların ve ayrıcalıkların dağıtılması mücadelesine dönüşür. Devletin kurumları yurttaşlara eşit hizmet sunan yapılar olmaktan uzaklaşır; nüfuz sahiplerinin, siyasi yakınlıkların ve kişisel ilişkilerin belirleyici olduğu alanlara dönüşür. Liyakat yerini sadakate, hukuk yerini takdire, kamusal sorumluluk yerini kişisel hesaplara bırakır. Bu noktada en tehlikeli unsur, kuralları çiğneyenlerin varlığı değildir. Her toplumda kural ihlalleri olabilir. Asıl tehlike, kuralları işletmekle görevli olanların düzensizlikten çıkar sağlamaya başlamasıdır. Çünkü bir ihlali yapan kişi hukuku çiğner; ihlali önlemekle görevli kişi onu kendi çıkarı için kullanıyorsa hukukun kendisini aşındırır. Birincisi kurala aykırı davranır, ikincisi kuralın bağlayıcılığına duyulan inancı ortadan kaldırır.

Denetlemesi gereken denetimsizliğin, hesap sorması gereken hesap vermezliğin, kamu yararını koruması gereken kamu imkânlarının kişisel çıkarlara tahsis edilmesinin tarafı hâline geldiğinde mesele artık münferit ahlaki kusurların çok ötesindedir. Burada kurumsal bir bozulma, hatta düzensizliğin sistematik biçimde yeniden üretildiği bir yapı söz konusudur. Böyle bir yapıdan adalet beklemek, sorunun kaynağından çözüm üretmesini beklemektir. Üstelik bu bozulma yalnızca yukarıdan aşağıya işlemez. Siyasi ve idari düzeyde başlayan keyfîlik, zamanla toplumun gündelik ilişkilerine de sirayet eder. İnsanlar haklarını kurallar üzerinden değil, ilişkiler üzerinden aramayı öğrenir. Bir işi halletmek için usulü değil, tanıdığı kişiyi; hakkını almak için hukuku değil, sahip olduğu nüfuzu düşünür. Kurallara uymak saflık, kuralları aşabilmek beceri, ayrıcalık elde etmek ise başarı sayılmaya başlanır.Böylece bozuk düzen yalnızca yönetenlerin tercihi olmaktan çıkar; toplumun davranış biçimlerine yerleşir. Herkes küçük ölçekte kendi iktidarını kurmaya çalışır. Yetkisi olan yetkisini, ilişkisi olan ilişkisini, parası olan parasını, makamı olan makamını kullanarak kendisi için bir istisna yaratır. İnsanlar büyük adaletsizliklere itiraz ederken kendi küçük adaletsizliklerini görmezden gelirler. Başkasının ayrıcalığını teşhir ederken kendi ayrıcalıklarını haklılaştırırlar.

Bu, düzensizliğin en kalıcı biçimidir: Herkesin birbirinin yanlışını bildiği, fakat kendi yanlışından vazgeçmeye yanaşmadığı bir toplumsal mutabakat. Üstelik bu mutabakatın yazılı bir anlaşmaya ihtiyacı yoktur. Herkesin aynı şeyi düşünmesi de gerekmez. İnsanlar birbirlerine güvenmedikleri hâlde aynı bozuk düzeni sürdürmekte anlaşabilirler. Çünkü herkes, diğerlerinin kurallara uymadığını düşünürken kendisi için de kuralların esnetilmesini bekler. Herkes sistemden şikâyet eder ama sistemin kendisine sağladığı imkânları kaybetmek istemez. Herkes değişimden söz eder ama değişimin kendi ayrıcalıklarına dokunmayacağına dair güvence arar.

İşte bu yüzden her düzensizlik yalnızca yönetim zaafının sonucu değildir; bazen toplumsal bir çıkar ortaklığının da ürünüdür. Bu ortaklığın bir tarafında ayrıcalıkları dağıtanlar, diğer tarafında ise bu ayrıcalıklardan yararlanmayı umanlar bulunur. Birileri düzenin bozulmasından doğrudan kazanç sağlar, diğerleri bir gün kendilerinin de bu kazançtan pay alabileceğini düşünür. Böylece adaletsizlik, yalnızca güçlülerin dayattığı bir sonuç olmaktan çıkar; güçsüzlerin de fırsat bulduklarında taklit etmeye hazır oldukları bir davranış modeline dönüşür. Böyle bir toplumda kimse gerçekten düzen istemez. Herkes kendi lehine işleyecek bir düzen ister. Herkes hukukun üstünlüğünden söz eder ama hukukun kendi çıkarıyla çatıştığı yerde bir istisna talep eder. Herkes eşitlikten söz eder ama eşitliğin kendisine tanınmış ayrıcalıkları ortadan kaldırmasına razı olmaz. Herkes kamu yararını savunur ama kamu imkânlarından kendisine düşen payı sorgulatmak istemez.

Bu nedenle toplumsal çürümenin ölçüsü, insanların ne kadar ahlâki kavram kullandığı değil, bu kavramların kendileri aleyhine sonuç doğurduğu zaman ne yaptıklarıdır. Adalet, insanın yalnızca kendisi haksızlığa uğradığında savunduğu bir ilkeyse orada henüz adalet bilinci yoktur. Hukuka bağlılık, yalnızca karşı tarafı sınırladığı sürece makbul görülüyorsa orada hukuk kültürü gelişmemiştir. Eşitlik, başkalarının sahip olduklarını elde etmenin aracı olarak görülüyorsa orada eşitlik fikri değil, ayrıcalık rekabeti vardır. Daha vahimi, bu düzenin düzeltilmesini sağlayacak toplumsal iradenin de giderek zayıflamasıdır. Çünkü düzenin yeniden kurulması, yalnızca başkalarının ayrıcalıklarından vazgeçmesini değil, herkesin kendi ayrıcalık talebiyle yüzleşmesini gerektirir. İnsanlardan yalnızca haksızlığa uğradıklarında değil, haksızlıktan yararlanabilecekleri zamanlarda da ilkeli davranmaları beklenir. İşte bu, gerçek bir toplumsal dönüşümün en zor tarafıdır.

Fakat kimse kendi payından vazgeçmek istemediğinde değişim talebi de bir gösteriye dönüşür. Şikâyetler artar, suçlamalar çoğalır, taraflar birbirlerini mahkûm eder; ancak düzenin dayandığı çıkar ilişkilerine dokunulmaz. Herkes bozulmanın sorumlusunu kendisinin dışında arar. Böylece sorun sürekli konuşulur ama hiçbir zaman kökünden ele alınmaz. Çünkü düzensizliği eleştirenlerin bir bölümü, onun sona ermesi hâlinde kaybedeceklerini de hesaplamaktadır. Sonunda toplum tuhaf bir noktaya ulaşır: Herkes düzenin bozuk olduğunu bilir ama hiç kimse düzenin gerçekten kurulmasını istemez. Çünkü gerçek düzen, ayrıcalıkların sona ermesini, kuralların herkes için bağlayıcı olmasını ve gücün hesap vermesini gerektirir. Bu da yalnızca başkalarının değil, insanın kendisinin de sınırlandırılması demektir.

Oysa adalet, başkalarının hareket alanını daraltıp kendine geniş bir alan açmak değildir. Hukuk, karşı tarafın uyması gereken kurallar bütünü değildir. Düzen de insanın kendi çıkarlarını güvence altına aldığı bir mekanizma değildir. Bunların her biri, kişinin kendi iradesini de sınırlayan ortak ilkeler üzerine kurulabilir. Bir toplumun asıl sınavı, güçlülerin kurallara uymak zorunda kaldığı; nüfuz sahiplerinin ayrıcalıklarını kaybettiği, sıradan yurttaşın ise hakkını bir aracıya ihtiyaç duymadan alabildiği bir düzeni kurup kuramadığıdır.

Bu sınav geçilemediğinde geriye yalnızca kurumsal bir başarısızlık kalmaz. Toplumun ortak yaşama iradesi de aşınır. İnsanlar birbirlerini yurttaş olarak değil, aşılması, alt edilmesi veya kendisinden yararlanılması gereken rakipler olarak görmeye başlar. Ortak iyinin yerini bireysel hesaplar, kamusal sorumluluğun yerini kişisel menfaatler alır. Ve belki de meselenin en acı tarafı şudur: Toplumlar bazen düzenlerini kaybettikleri için değil, düzensizlikten vazgeçmek istemedikleri için çürürler. Çünkü herkes düzensizliğin sona ermesini istiyor gibi görünürken aslında yalnızca başkalarının düzensizliğinden kurtulmayı arzuluyorsa, ortada bir düzen talebi yoktur. Ortada, herkesin kendi çıkarına göre yeniden paylaşmak istediği bir iktidar alanı vardır. Düzensizlik bazen düzenin yokluğu değildir; ayrıcalıkların herkes tarafından talep edildiği, fakat kimsenin herkes için geçerli kurallara razı olmadığı bir düzenin ta kendisi değil midir?

Hoşça bakın zatınıza…