Devletlerin kendileri açısından temel amacı hayatta kalabilmelerini sağlamaktır. Bunun için toplumsal dengeyi gözetmeleri elzemdir. Adalet de dengenin merkezi kavramıdır. Siyasal, hukuki, sosyal ve ekonomik anlamda adaletin kaybolması insanların mutlu ve güvende yaşama arzusunu yok eder. Günümüz tartışma konularına baktığımızda toplumsal dengenin en büyük düşmanları kanıksanmış yoksulluk ve normalleşmiş yolsuzluktur.

Toplumsal dengeyi bozan kavramlardan yoksulluğun içini ne ile doldurduğumuz önemli. Yoksulluğu açıklarken tembellikle ya da kaderle açıklamak sorunun ana ekseninden uzaklaşmamızı sağlayacaktır. Çünkü yoksulluk siyasi bir tercih ve stratejidir. Yoksulluk, emeğin karşılığının verilmediği, servetin belirli ellerde tekelleşmesine göz yumulduğu ve nimet külfet dengesinin tahrif edildiği bir siyasi tutumun sonucudur. Vahyin "mallarınız içinizden sadece zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın" ihtarı, tam da bu paylaşım adaletsizliğinin resmini çizer.

Ne yazık ki mevcut siyasi erk, yoksulluğu ortadan kaldırmak yerine onu yönetmeyi, kurumsallaştırmayı ve bir siyasal itaat aracına dönüştürmeyi seçmiştir. Sosyal yardımları bir hak olmaktan çıkarıp, lütuf olarak göstermesi yoksulluğun bir siyasi bir strateji olarak kullanıldığının en önemli göstergesidir. Yoksulluğu normalleştirmek toplumsal kabule, toplumsal kabul de hak aramayı değil lütuf beklemeyi doğuruyor.

Halkta durum böyleyken siyasette yolsuzluklar gündemden hiç düşmüyor. Ama temel sorun tam da burada; yolsuzluk devletin kurumsal işleyişi haline gelmiş, siyaset için olağan bir reflekse dönüşmüş ve maalesef geniş kitleler tarafından normalleşmiştir. Yolsuzluğu sadece devletin kasasından iç edilen maddi bir çıkar gibi düşünmemek gerekiyor. Yolsuzluk, hak etmeyenin öne geçtiği, liyakatin ayaklar altına alındığı, emanetin ehline verilmediği bir vasatın genel adıdır. Yolsuzluk dosyalarının her gün haber bültenlerini süslemesine karşın; halkta bir tepki, failde bir pişmanlık hissi uyandırmıyorsa sıradanlaşmış ve kabullenilmiş demektir. Bu durum insanlar arasında güvensizliğe, devlete karşı kuşkuya, geleceğe dair umutsuzluğa yol açar.

Son günlerde yaşananlara hepimiz şahit oluyoruz. Spordan siyasete kadar geniş bir kitlenin yolsuzluk skandallarıyla karşı karşıyayız. Tüm bunlar aslında siyasi ve iktisadi çürümenin sosyolojik yansımalarıdır. Fon skandalı, usulsüz ihaleler, faiz sarmalı ve rüşvet gibi kazanç kapıları üretimin, emeğin, alın terinin değersizleşmesine ve bunlara karşı gösterilen tepkisizlik hali ise toplumsal vicdanın yavaş yavaş erimesine neden oluyor. Belki de bu yaşananlar bize bir gerçeği haykırıyor. Aslında yaşanan krizler iktisadi değil, bütünüyle ahlâkidir.

Bu ahlâki krizi aşmanın ilk adımı yoksulluğu siyasi bir tercih olarak görmekten başlar. Çünkü yoksulluğu sorun olarak algılamadığımız sürece, çözümleri hep yanlış yerde arayacağızdır. Yardımlarla pansuman edilen bir çözüm yoksulluğun toplumsal hayata daha zinde nüfuz etmesine neden olur. O yüzden adil paylaşımı lütfun önüne koyacağımız bir siyaset anlayışını talep etmeliyiz. Eğer bugün kanıksanan yoksulluğa ve normalleşen yolsuzluğa karşı vicdani bir itiraz geliştiremezsek, yarın ne adaletinden söz edebileceğimiz bir devlet ne de ayakta tutabileceğimiz bir toplum kalacaktır. Unutulmamalıdır ki devletleri ayakta tutan güç zenginlerin serveti değil, mazlumun hakkını gözeten adaletin sarsılmaz terazisidir.