İnsanoğlu, varlık sahnesine adım attığı ilk andan itibaren diğer mahlûkattan ayrılan bazı özellikleri vardır. Varlığın merkezine yerleştirilen insanın en önemli iki vasfı düşünme kabiliyeti ve ahlâki özelliklere sahip olmasıdır. Buradan hareketle insanı insan yapan özelliklerin akıl ve kalbin birlikteliğinde tecelli ettiğini söyleyebiliriz. Vahiyde ısrarla tekrarlanan “akleden kalp” kavramını bu birlikteliğin ilahi ispatı olarak sunabiliriz.

Bu iki özelliğin temelde aynı istikamette düşünülmediği bu zamanlarda yeniden cem edilmesinin önemi büyüktür. Akıl ile kalbin birlikteliği muhakeme ile basireti, düşünceyle ile vicdanı birbirine bağlayan bir köprü vazifesi görür. Bu mevzuyu şöyle formüle edebiliriz: Kalple irtibat kurmayan akıl istikametsiz bir fırtınadan, akla müracaat etmeyen vicdan ise eylem ve tesirden uzak sadece hissiyattan ibarettir.

Bir insan hangi akılla düşünüyorsa, zihninde hangi kavramları kutsuyorsa ve zihnini hangi değerlerle besliyorsa hayatını da buna yönelik somutlaştıracaktır. Çünkü dış dünyamızda yaptıklarımız, iç dünyamızda beslediklerimizden hayat bulur. O yüzden akıl ile kalbin birlikteliğini sağlayacak düşünsel zemini bulmamız gerekiyor. Yoksa aklı kalpten ayırdığımız andan itibaren adalet, merhamet ve erdem gibi vicdani değerlerden de ayırmış oluruz. Akıl kalbin zeminine oturtulduğunda, düşünmenin mahiyeti baştan aşağı değişir. Aklın eylemlerinde sadece kişinin rasyonel tercihleri değil ahlaki olgunluğu, vicdanı ve merhamet duygusu da önemli olacaktır.

Kalple düşünen insan, ortaya çıkan fikirleri ve eylemleri önce vicdanının terazisinde tartarak hayata geçirmeye çalışır. Çünkü insanın en büyük mahkemesi vicdanıdır. Vicdan insanı fıtrata ve merhamete çağırır. Fıtratı insanın en saf ve bozulmamış hali olarak düşünürsek vicdanın kuşatıcılığında ortaya çıkan düşünceler iyiye, güzele ve doğruya yönelecektir. Aynı şekilde düşünceyi merhamet süzgecinden geçirmek de eylemlere bir incelik sunacaktır. Çünkü merhamet düşünceyi kabalıktan, hoyratlıktan, nobranlıktan ve kibirden arındırarak inceltecektir.

Örneğin düşüncesine merhamet yön veren bir devlet adamı elindeki gücü halkına zulmetmek için kullanmaz; merhametle düşünen bir tüccar müşterisini aldatmaz, işçisinin alın terini kurutmaz, tartıda hile yapmaz; merhametle düşünen bir ilim erbabı ilmini insanları sömürmek için ya da kitleleri manipüle etmek için kullanmaz. Bu yüzden merhamet, aklın kibrini kıran, onu iyiliğin ve güzelliğin imkânına sunan önemli bir değerdir.

İnsan, düşünen bir varlıktır; ancak insanı gerçek anlamda insan kılan neyi, nasıl ve neyle düşündüğüdür. Kurgulanmış, nefsin hizmetine sunulmuş bir akıl ile hareket etmek bizi felakete sürükleyecektir. Yani merhamet koridorlarında dolaşmayan, vicdanın onayını almayan hiçbir düşüncenin insanlığın adına olumlu bir karşılığı olmayacaktır. İnsanlığın maruz kaldığı adaletsizliklerin, yabancılaşmanın ve ahlâkî savrulmanın temelinde bu iki asli unsurun birbirinden koparılması yatmaktadır. Aklın rehberi kalp, kalbin gören gözü ise akıl olduğu sürece insan kurgulanmış hayatların nesnesi olmaktan kurtulup hayatın anlamlı bir öznesi haline gelecektir.