Ülkemizde bir mesele konuşurken sadece o meseleyi tekdüze ve yüzeysel bir bağlamda değerlendirmek doğru sonuçlar vermeyecektir. Olayların psikolojik kaynağını ve yansımasını, sosyolojik zeminini hiçbir şekilde göz ardı edemeyiz. Üzerinde konuştuğumuz süreç, yakın tarihin çok taraflı derin travmalarını ve devlet aklının güvenlik reflekslerini içeren çok katmanlı bir meseledir. Bu yüzden süreç sadece meselenin çözümüne dair bir umut taşımıyor. Beraberinde geçmiş tecrübelerin biriktirdiği derin bir güvensizlik, karşılıklı endişe, duygusal ve yapısal itirazlar da barındırıyor.
Bir toplumda silahların susması ve şiddetin kalıcı olarak sonlandırılması tartışmasız en temel hedeflerden biridir. Ancak bu hedefe giden yolun nasıl kurgulandığı, hangi hukuki ve felsefi zemine oturtulduğu ve sürecin hangi siyasal niyetlerle yürütüldüğü elde edilecek sonucun kalıcılığını doğrudan belirler. Mevcut tartışmalar dikkatle incelendiğinde toplumun farklı kesimlerinde beliren endişelerin beş temel eksende yoğunlaştığı görülüyor.
İlki meselenin sadece silahsızlanma odaklı bir güvenlik ve hukuki zeminde tartışılma riskidir. Bu sürecin yasal güvencelere kavuşturulması şüphesiz hayati bir gerekliliktir. Ama bu gereklilik, ülkenin genel demokratikleşme standartlarından bağımsız ele alınamaz. Demokratik zeminden uzaklaşıldığı düşünülen mevcut siyasi atmosferin bu süreci taşıyabileceği endişesi kaçınılmazdır. Bu yüzden insanların sürecin bütünlüğüne ikna edilmeden endişelerinden kurtulmasını bekleyemeyiz.
Bir diğer endişe, uzatılan elin herkesi kapsamadığı inancıdır. Bir yandan belirli bir kesimle uzlaşı zemini aranırken, diğer yandan toplumun başka kesimlerine yönelik sert kutuplaştırma dilinin sürdürülmesi sürecin inandırıcılığına vurulan en büyük darbelerden birisidir. Uzlaşı sadece karşıt tarafların bir masada anlaşması değil, toplumun tüm katmanlarının kendilerini adil, güvende ve eşit hissettiği bir vasatın oluşturulmasıyla mümkündür.
Bir diğer endişe konusu da, bu adımların ilkesel bir devlet politikasından ziyade seçim kazanmaya dönük bir siyasi strateji olduğu kanaatidir. Bu kanaat insanların sürece tarihsel bir uzlaşının sağlanabilmesi motivasyonuyla yaklaşmasını engelliyor. Aksine cumhurbaşkanlığı seçimine, ittifak arayışlarına ya da anayasa değişikliğine destek için yürütülen siyasi pazarlık konusu olarak değerlendirmesine neden oluyor.
Türkiye’de toplumsal hafızanın en duyarlı olduğu konulardan biri de dış politika ve uluslararası aktörlerin iç meselelere etkisidir. Yeni süreç tartışmalarının bölgesel gelişmelerle, özellikle Orta Doğu’daki güç dengeleriyle eşzamanlı olarak gündeme gelmesi, sürecin iç dinamiklerle oluşmadığı; aslında dış politikaya dair bir dayatmanın olduğu yönünde bir endişe doğurmaktadır.
Kuşkusuz sürecin en hassas, en kırılgan ve ihmal edildiğinde tüm yapıyı çökertebilecek olan boyutu, şiddetin geride bıraktığı derin duygusal tahribat ve toplumsal travmalardır. Toplumun kolektif hafızasında biriken bu acı ve öfke rasyonel siyasetin kolayca yönetemeyeceği kadar yoğundur. Çünkü halk yıllardır güvenlikçi ve milliyetçi argümanlarla konsolide edilmiştir. Siyasi erk, kendi inşa ettiği bu yoğun duygusal atmosferi bir gecede dönüştürecek sosyolojik ve psikolojik bir araca sahip değildir. Bu yüzden bir yandan çatışmanın sonlandırılması hedeflenirken, diğer yandan da toplumun adalet duygusunun zedelenmesi endişesi her zaman var olacaktır.
Toplumsal uzlaşı ancak sayılan bu endişelerin ortadan kaldırılmasıyla mümkündür. Bu amaçla sürecin siyasi çıkarların dışında tutulması, şeffaflığın ve denetlenebilirliğin sağlanması, herkesi kapsayan reformların hayata geçirilmesi, duyguların incitilmemesi ve adaletin örselenmemesi büyük önem taşıyor. Aksi halde atılacak her adım yeni bir hayal kırıklığı dalgası üreterek, toplumsal kırılmaların daha da derinleşmesine neden olabilir.