İnsan sorumlu bir varlıktır. Ontolojik gayesi bazı sorumlulukları insana yüklemiştir. Yüce Rabbimizin insanları hem kul hem de halife olarak ifade etmesi bunun göstergesidir. İnsan üzerine yüklenen sorumlulukları yerine getirip getirmemesi onun imtihandaki başarısıyla alakalıdır. Bunun için insanların dünyada olup bitenle ilişkisi her daim zinde olmak zorundadır.
Gerek yerel ölçekte ülkemizde gerekse küresel boyutta dünya genelinde ortak bir hisse şahitlik ediyoruz. Sürekli ve yaygın bir hoşnutsuzluk hali herkesin gündeminde. Neredeyse herkes mevcut sistemden, siyasi iklimden, ekonomik adaletsizliklerden, çevresel yıkımdan ya da toplumsal yozlaşmadan şikâyetçi. Sokakta, sosyal medyada, akademide, aile ya da arkadaş ortamlarında işlerin kötü gittiğine dair genel bir kabul var. Ancak büyük bir çoğunluğun şikâyet ettiği bir ortamda mevcuda dönük itiraz yükselmiyorsa ortada bir sorun var demektir.İşte bu sorun, günümüz insanının ve toplumlarının çelişkisini bize gösteriyor. Herkes durumdan memnuniyetsizliğini dile getiriyor ama kimse bu gidişatı değiştirmek için elini taşın altına koyma iradesi göstermiyor.
Peki, insanların bu çelişkisine neden olan durum nedir?
Bu durumun en büyük sebebini insanların sorumluluktan kaçmalarıyla açıklayabiliriz. İnsanlar etraflarına ördükleri kozalarında kalmayı tercih ediyorlar. Bunun için zihinlerine duvarlar örüyorlar. Bunların en başında ideolojik duvarlar gelmektedir. Çünkü insanlar rafine dilmiş, paketlenmiş ve sunulmuş düşünceleri tercih ediyor. Kafa konforundan kimse vazgeçmek, sorgulamak ya da eleştirmek istemiyor. Çünkü ideolojiler her soru için önceden hazırlanmış cevaplar ve her sorun için paketlenmiş çözümler sunar. Bunların dışına çıkılması bu insanlar için risk teşkil eder ve endişe doğurur.
Bu durumun en bariz sonuçlarından birisi insanın özne olmaktan çıkıp nesne haline gelmesidir. İnsan araştırdığı, sorguladığı ve eleştirdiği ölçüde özne konumunda kalabilir. Yoksa insanlar üretileni tüketmeye, kalıplara bağlı kalmaya ve sloganları tekrarlamaya mecbur olurlar. Hatta hayatın gerçekleriyle ideolojik kalıplar birbirine uymadığında gerçekliği bile göz ardı edebilirler. Daha da vahimi ideolojik duvarlarla örülmüş toplumlarda entelektüel bir çabadan da bahsedemeyiz. Böyle bir ortamın aydını bile düşünmeyi değil, taraftar olmayı tercih eder.
Sorumluluktan kaçmanın bir diğer görüntüsü zihinsel homurdanmadır. Yani sürekli sorunları gündeme taşıyan, teşhis eden, şikâyet eden ve buralardan bir söylem geliştiren ancak ortaya bir fikir, bir çözüm, bir tedavi koymayan düşünce tembelliğidir. Bunun en büyük nedeni hayatın hiçbir alanında zahmete talip olunmamasıdır. Ortaya çözüm koymak ya da öneri sunmak belirli bir fikri çaba gerektirir. Çünkü okumadan, araştırmadan, ilmi bir gayret göstermeden fikri çabanın olması mümkün değildir. Bu da ancak zahmete katlanmakla gerçekleşebilir. İnsanlar zahmete katlanarak belirli bir birikim inşa etmek yerine hazır bilgi kırıntılarıyla sorun odaklı söylemlerle tatmin olmaya çalışıyor.
Sorumluluktan kaçmanın yolu sadece zihinsel faaliyetler değildir. Eylemler de bunun bir parçasıdır. Sorunun teşhis edilmesi ilk adımdır, bu soruna dair zihinsel bir çözüm üretilmesi ikinci adımdır. Ancak bu iki adım bizzat eyleme dökülmediği sürece hayatta hiçbir karşılığa sahip değildir. Sorumluluktan kaçan insan için son uğrak yeri burasıdır; öznelikten kaçış. Dilin kullanışı burada kendini ele verir. Yapmalıyızdan yapmalılara doğru giden söylemin yaptığı iş sorumluluğun devridir. Hareketi ve mücadelesi sürekli başkalarından beklenen bir toplumda, eylemsizliğin kitleselleşmesi kaçınılmazdır.
Sorumluluktan kaçmak için insanların başvurduğu bu yöntemler onun dönüştürücü gücünü, zihinsel potansiyelini ve ahlâki özne olma niteliğini yok eder. İnsanların yaratılış gayesini hatırlayıp sorumluluğu omuzlamaları gerekiyor. En azından özne olmaya talip insanlara omuz vermekten geri durmamalıdırlar.