Temmuz 2026'da ABD’nin İran’a saldırılarıyla yeniden başlayan çatışmalar, yalnızca iki ülke arasındaki gerilimin tekrar tırmanması olarak okunmamalıdır.
Asıl mesele, bölgenin siyasi geleceğini belirleyecek yeni denklemi şekillendirme mücadelesidir. Son haftalarda yaşanan gelişmeler, askeri hamlelerle diplomatik hesapların aynı anda yürütüldüğü yeni bir döneme girildiğini gösteriyor.
ABD-İran geriliminin yeniden artmasının temelinde yalnızca geçmişten devralınan sorunlar bulunmuyor. Bölgede son aylarda oluşan yeni güç dengeleri, Washington ile Tahran'ı yeniden karşı karşıya getirdi. Taraflar doğrudan kapsamlı bir savaştan kaçınmaya çalışsa da karşılıklı saldırılar ve vekil güçler üzerinden verilen mesajlar, gerilimin yeniden sıcak çatışma seviyesine çıkmasına neden oldu.
Bu gelişmelerin zamanlaması ise dikkat çekicidir.
İsrail, Ekim ayında kritik bir seçime gidiyor. İsrail Başbakanı Gazze soykırımcısı Benyamin Netanyahu açısından seçimlere giden süreç, sadece iç siyasetin değil aynı zamanda dış politikanın da belirleyici olacağı bir dönem anlamına geliyor. İsrail'de savaş atmosferinin seçimlere nasıl etki edeceği uzun yıllardır tartışılan bir konudur. Bu nedenle önümüzdeki aylarda Lübnan'a yönelik kanlı saldırılar ve İran ile yaşanan gerilimin seçim gündeminin merkezinde kalması şaşırtıcı olmayacaktır.
Netanyahu'nun saldırı ve savaş eksenli siyaseti yeniden öne çıkarmaya çalışacağı yönündeki değerlendirmeler, bölgeyi yakından takip eden çevrelerde ağırlık kazanıyor. Seçimlere kadar sözde güvenlik başlığının canlı tutulmasının, iç politikada mevcut iktidarın elini güçlendirebileceği yönünde yorumlar yapılıyor.
Buna karşılık muhalefetin seçimlerden galip çıkması halinde ise bölgede diplomatik seçeneklerin yeniden gündeme gelme ihtimali de konuşuluyor.
Tam da bu süreçte Filistin cephesinde dikkat çekici bir gelişme yaşandı.
Yahya Sinvar'ın şehadetinin ardından yaklaşık iki yıldır boş bulunan HAMAS liderliği, şura içinde yapılan oylamayla Dr. Halil el-Hayya'ya emanet edildi.
Bu tercih, yalnızca bir isim değişikliği değildir.
İsmail Heniyye'den sonra savaş şartlarında hareketin başına geçen Yahya Sinvar, daha çok çatışma döneminin lideri olarak öne çıkmıştı. Dr. Halil el-Hayya ise farklı bir profile sahip.
Hadis ilmi alanında doktora derecesine sahip olan Dr. Halil, HAMAS'ın kuruluş kadrosunda yer almasına rağmen gençlik yıllarında ağırlıklı olarak akademik çalışmalar yürüttü. Gazze İslam Üniversitesi'nde dekanlık yaptı. Hareket içerisinde askeri alandan ziyade idari, siyasi ve diplomatik görevlerde bulundu.
Güçlü dini eğitimiyle tanınan Dr. Halil, Gazze'de uç eğilimlere karşı daha dengeli bir yaklaşım sergileyen isimlerden biri olarak biliniyor. Seküler kesim ile muhafazakâr çevreler arasında uzlaşmacı bir dil kullanması ve "Yasaklamak yerine nasihat etmek daha iyidir" anlayışıyla hareket etmesi dikkat çekiyor.
2000'li yılların sonlarından itibaren İsrail ile yürütülen müzakerelerde öne çıkan isimlerden biri olan Dr. Halil'in, Arap siyasi çevreleri tarafından diplomatik manevra kabiliyeti yüksek bir müzakereci olarak değerlendirildiği ifade ediliyor. Görüşmelerde alternatif çözüm yolları geliştirebilen isimlerden biri olarak gösteriliyor.
Bu nedenle uzun yıllar hareket içinde daha çok "B Planı" olarak görülen bir ismin bugün liderliğe seçilmesi, yalnızca Hamas'ın iç dengeleri açısından değil, bölgenin geleceği bakımından da dikkatle okunması gereken bir gelişmedir.
Bugün gelinen noktada Orta Doğu, bir taraftan savaşın bütün ağırlığını yaşamaya devam ederken diğer taraftan yeni müzakere ihtimallerinin de konuşulduğu bir döneme girmiş bulunuyor.
ABD-İran gerilimi...
İsrail'de yaklaşan seçimler...
HAMAS'taki lider değişimi...
Aslında bu üç başlık birbirinden bağımsız değildir. Ekim ayına kadar yaşanacak her gelişme, yalnızca İsrail'in iç siyasetini değil, Gazze'den Lübnan'a, Washington'dan Tahran'a kadar uzanan geniş bir coğrafyanın geleceğini de şekillendirecektir.
Orta Doğu belki de uzun yıllardır ilk kez aynı anda hem savaşın hem de müzakere ihtimalinin gölgesinde yeni bir dönemin eşiğinde bulunuyor.