Soğuk Savaş sonrasında Amerika Birleşik Devletleri (ABD) merkezli tek kutuplu düzenin kalıcı olacağı düşünülürken, Avrasya’nın yükselen güçleri kendi aralarında yeni bir iş birliği zemini oluşturmaya başladı.

1996’da “Şanghay Beşlisi” olarak başlayan süreç, 2001’de Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) dönüştü. İlk çıkış noktası sınır güvenliği ve bölgesel istikrardı. Zaman içerisinde güvenlik başlığının yanına ekonomi, enerji, ulaştırma, teknoloji ve ticaret eklendi. Bugün ortaya çıkan tablo ise çok daha dikkat çekici.

Çin var.

Rusya var.

Hindistan var.

Pakistan var.

İran var.

Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan ve Belarus var.

Türkiye ise örgütün diyalog ortakları arasında.

Bu ülkeler hakkında aynı örgütün çatısı altında bulunmaları nedeniyle ileri derecede yorumlar yapmak kolaycılık olur.

Çünkü ŞİÖ, aynı zamanda birbirleriyle rekabet eden, zaman zaman karşı karşıya gelen ve farklı istikametlere doğru hareket eden ülkelerin aynı masada buluştuğu bir yapı.

İşte asıl hikâye de burada başlıyor.

Şanghay’ın gücü, sadece içerisinde barındırdığı ülkelerin nüfusundan, yüzölçümünden veya ekonomik kapasitesinden kaynaklanmıyor. Asıl mesele, birbirinden farklı hesapları aynı masa etrafında tutabilme kabiliyetinde.

Peki bu nasıl ve nereye kadar mümkün olacak?

Bişkek Zirvesi bu soruya henüz kesin bir cevap vermiş değil.

Çünkü Çin ile Hindistan arasında kıran kırana bir rekabet var.

İki ülke yalnızca ekonomik olarak değil, Asya’daki nüfuz alanları bakımından da birbirlerinin ayak izlerini yakından takip ediyor.

Hindistan’ın yükselişi, Çin tarafından dikkatle takip edilirken, Çin’in Kuşak ve Yol girişimi ise Hindistan açısından sadece ekonomik bir proje olarak görülmüyor.

İki ülkenin Güney Asya’dan Hint Okyanusu’na kadar uzanan alanda çoğu zaman taban tabana zıt farklı hesapları bulunuyor. Üstelik mesele bununla da bitmiyor.

Hindistan ile Pakistan’ın Keşmir merkezli tarihî anlaşmazlığı halen devam ediyor.

Bir tarafta Hindistan…

Diğer tarafta Pakistan…

Ve ikisi de aynı örgütün üyesi.

Dolayısıyla Şanghay İşbirliği Örgütü’nü “Batı karşıtı bir blok” olarak okumak, örgütün kendi içindeki gerilimlerine ve kırılma noktalarına gözleri kapamak anlamına gelir.

Diğer taraftan Rusya ile Hindistan’ın da her konuda aynı düşündüğünü söylemek mümkün değil.

Moskova ile Yeni Delhi arasında köklü ilişkiler bulunduğu doğru. Ancak Hindistan’ın Batı ile geliştirdiği askeri, siyasi, ekonomik bağlar, çoğu zaman Rusya’nın dünya siyasetindeki stratejisiyle çelişiyor.

İran’ın öncelikleri de başka. İran, ABD/İsrail tehdidine ve ekonomik yaptırımlara karşı ŞİÖ gibi örgütler üzerinden hareket alanını genişletmeyi, ablukayı kırmayı hedefliyor.

Orta Asya ülkelerinin öncelikleri ise daha başka.

Özellikle Kazakistan, Özbekistan ve diğer Orta Asya ülkeleri, Çin, Rusya, Hindistan arasındaki güç mücadelesinin ortasında kendilerine alan açmaya çalışıyor.

Tam da bu nedenle ŞİÖ’nün önümüzdeki dönemdeki başarısını belirleyecek temel mesele, yeni üyeler veya yeni ortaklar kazanması kadar, mevcut üyelerin farklı hesaplarını ortak projelere dönüştürebilme kabiliyeti olacak.

Bişkek Zirvesi'nde ulaştırma ve bağlantısallığın öne çıkması bu açıdan önemliydi. Çünkü bugün Avrasya’da aslında yalnızca bir ticaret yolları tartışmaları yaşanmıyor.

Bir koridor rekabeti yaşanıyor.

Çin’in ürünlerine en kolay alıcı bulduğu, pazarın devamlılığını sağlamak için Batı’yla ilişkisini sürdürmeye ihtiyacı var.

Rusya’nın kuzey üzerinden Avrupa ve Asya arasındaki bağlantıyı kendi üzerinden güçlendirme hesabı var.

Hindistan’ın ise kendisini Çin’in güzergâhlarına mahkûm etmeyecek şekilde güney bağlantılarını geliştirmek gibi bir hesabı var.

Orta Asya ülkeleri ise tam da bütün bu güzergâhların kesiştiği coğrafyada bulunmayı nasıl avantaja çeviririz diye hesaplar yapıyor.

Türkiye’nin önemi de aslında burada ortaya çıkıyor.

Çünkü Orta Koridor sadece Türkiye’nin Çin ile Avrupa arasındaki ticaretten daha fazla pay alma projesi değil.

Aynı zamanda Orta Asya’nın Rusya ve Çin güzergâhlarına alternatif oluşturma arayışının da bir parçası.

Bişkek Zirvesi'nde limanlar ve lojistik merkezlerinin geliştirilmesi, Çin-Kırgızistan-Özbekistan Demiryolu ve ulaştırma bağlantılarının gündeme gelmesi bu nedenle sıradan ekonomik gelişmeler olarak görülmemeli. ŞİÖ'nün 2026-2030 dönemine yönelik lojistik eylem planı kabul etmesi, ulaştırmanın örgütün ekonomik gündeminde giderek daha merkezi bir yere geldiğini gösteriyor.

İşte koridorların önemi de buradan geliyor.

Kuzey Koridoru, Rusya’nın jeopolitik ve ekonomik hesapları açısından önem taşıyor.

Güney güzergâhları Hindistan’ın Avrupa ve Batı Asya’ya erişimini çeşitlendirme arayışını yansıtıyor.

Orta Koridor ise Hazar üzerinden Orta Asya’yı, Kafkasya’yı ve Türkiye’yi birbirine bağlayarak Çin ile Avrupa arasında alternatif bir hat oluşturuyor.

Dolayısıyla bu koridorların her biri yalnızca demiryolu, liman ve gümrük kapısından ibaret değil.

Her birinin arkasında farklı bir jeopolitik tercih bulunuyor.

Ve Orta Asya, burada kilit bölge.

Çünkü Kazakistan’dan Özbekistan’a kadar Türk dünyasının merkezindeki ülkeler, bugün geçmişte olduğundan çok daha fazla seçenek arıyor.

Rusya ile ilişkilerini koruyorlar.

Çin ile ekonomik ilişkilerini geliştiriyorlar.

Türkiye ile siyasi ve kültürel bağlarını güçlendiriyorlar.

Avrupa ile yeni bağlantılar kurmaya çalışıyorlar.

Bu ülkelerin temel hesabı aslında çok açık:

Tek bir gücün hinterlandı olmak istemiyorlar.

Şanghay İşbirliği Örgütü’nü de bu arayışın önemli platformlarından biri olarak görüyorlar. Ancak bu noktada Şanghay'ın en büyük paradokslarından biriyle karşılaşıyoruz.

Örgüt, yükselen güçlerin Batı merkezli uluslararası sisteme karşı daha fazla hareket alanı oluşturmasına imkân sağlayabilir. Ama bu yaklaşım örgüt içindeki ülkelerin kendi aralarındaki sorunları ortadan kaldırmıyor. Hatta bazı durumlarda bu sorunları daha da görünür hale getiriyor.

Keşmir, bunun en çarpıcı örneklerinden biri.

Hindistan ile Pakistan aynı örgütün parçası.

Ama Keşmir meselesi çözülmüş değil.

Bölgede yaşayan Müslümanların yaşadığı sorunlar da bu nedenle Şanghay'ın dışında tutulabilecek bir konu değil.

Çünkü bir taraftan “bölgesel güvenlik” deniliyor.

Diğer taraftan nükleer silah sahibi örgütün iki üyesi ülke arasında yıllardır çözülemeyen bir ihtilaf bulunuyor. Demek ki mesele sadece güvenlik mekanizması kurmakla bitmiyor. Güvenliğin kimin için olduğu sorusunu da sormak gerekiyor.

Aynı soru Çin açısından da geçerli.

Şanghay İşbirliği Örgütü'nün en güçlü ülkesi Çin.

Ekonomik kapasitesi, nüfusu, teknolojik gücü ve küresel ticaretteki ağırlığı Çin'i örgütün doğal merkezlerinden biri haline getiriyor. Ancak Çin’in yükselişini konuşurken Türkiye açısından Çin ile Uygur Türklerini konuşmamak mümkün mü?

Mesele burada salt Çin karşıtlığı yapmak değil.

Türkiye, Çin ile ilişkilerini geliştirmeyi hedefliyor. Çin, Türkiye’nin kendi bölgesinde ve hinterlandındaki yumuşak gücünden istifade ederek hareket etmeyi düşünüyor.

İşte Türkiye'nin Şanghay denklemindeki hassas noktası tam da burada.

Türkiye'nin yapması gereken, ikili ilişkilerini geliştirirken kaygılarını, endişelerini dile getirmeyi sağlıklı zeminde sürdürmeyi başarmak olmalıdır. İlişkilerini çeşitlendirirken kendi meselelerini masada tutabilmeyi sağlamaktır.

Çünkü Şanghay'ın geleceği kadar Türkiye'nin Şanghay'daki duruşu da önem taşıyor.

Türkiye'nin kendisine ait anlaşılabilir bir hesabı olmalı.

Bu hesapta Orta Koridor bulunmalı.

Orta Asya'nın bağımsız hareket alanı bulunmalı.

Ve bütün bunların üzerinde Türkiye'nin kendi stratejik menfaatleri olmalı.

Çünkü yeni dünya düzeninin en önemli özelliği artık ülkelerin tek bir eksene mahkûm olmamasıdır.

Şanghay İşbirliği Örgütü'nün yükselişi de bunun göstergelerinden biridir. Ancak burada başka bir gerçek daha var. Şanghay'ın büyümesi, otomatik olarak yeni bir dünyanın kurulması anlamına gelmiyor.

Örgüt içerisinde Çin-Hindistan rekabeti var.

Hindistan-Pakistan anlaşmazlığı var.

Rusya'nın kendi hesapları var.

İran'ın kendi hesapları var.

Orta Asya'nın kendi arayışı var.

Ve bütün bunların üzerinde Çin'in ağırlığı bulunuyor.

Dolayısıyla Şanghay'ın önündeki asıl sınav, ilk etapta Batı'ya alternatif olup olamayacağı değil; kendi içindeki farklılıkları ortak bir stratejiye dönüştürüp dönüştüremeyeceğidir.

Bişkek Zirvesi'nde güvenlikten ekonomiye, enerjiden yapay zekâya ve ulaştırmaya kadar 28 belgenin kabul edilmesi, örgütün gündeminin genişlediğini gösteriyor. Fakat aynı zirve, bu geniş gündemin uygulanabilmesi için üyeler arasındaki farklılıkların yönetilmesi gerektiğini de ortaya koydu. Örgüt bu gerçekle ne zaman yüzleşecek bekleyip göreceğiz.

Elbette uzun vadede hiçbir taraf kendi paradigmasını değiştirmeyecek. Fakat farklı paradigmalardan ortak bir vizyon inşa edilirse işte o zaman ŞİÖ gerçek bir güç haline gelebilir.