Orta Doğu’da bazı anlaşmalar bir kâğıt parçasından ibarettir; bazıları ise bölgenin değişen ruh halini gösterir.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın 7 Ağustos 2026’da Mekke’de imzaladığı Mekke Müşterek Savunma Anlaşması, kanaatimce ikinci kategoriye giriyor.

Anlaşma, üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırının üçünü birden ilgilendireceğini ilan ediyor. Taraflar bunu belirli bir ülkeye karşı kurulmuş bir ittifak olarak tanımlamıyor; ancak anlaşmanın zamanlaması, Orta Doğu’daki yeni güvenlik arayışının boyutlarını açıkça ortaya koyuyor.

Peki, ne oldu da birbirinden farklı siyasi geleneklere, farklı askerî imkânlara ve farklı dış politika önceliklerine sahip Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan aynı masada buluştu? Bunun cevabı yalnızca bugün değil, son yüzyılın Orta Doğu tarihinin içinde aranmalıdır.

Tarih değişmedi, şartlar değişti

Bilindiği gibi Türkiye ile Suudi Arabistan’ın ilişkileri aslında yeni değildir. Türkiye, İbn Suud yönetimini erken dönemde tanıyan devletlerden biri olmuş, iki ülke arasında 1929’da Dostluk Antlaşması imzalanmıştı. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren Ankara-Riyad ilişkileri zaman zaman mesafeli seyretse de diplomatik bağlar hiçbir zaman tamamen kopmamıştır. Sonra 2011 geldi. Arap Baharı yalnızca rejimleri değil, ittifakları da sarstı.

Türkiye, Mısır'da Muhammed Mursi yönetimini desteklerken Suudi Arabistan darbeyle gelen yeni yönetimle farklı bir çizgide ilişki kurdu. Suriye'deki gelişmeler, Yemen, Libya, Körfez siyaseti ve nihayet Katar krizi iki ülkenin bölgesel tercihlerinin ne kadar farklılaştığını gösterdi.

Türkiye açısından mesele, değişen siyasi duruma uyumdu ama Riyad açısından ise mesele çok daha farklı okunuyordu: “Bugün başkasının rejimini sarsan dalga, yarın benim kapıma dayanabilir mi” sorusu daha çok belirleyici olmuştu. Suudi Arabistan'ın Arap Baharı'na bakışının temelinde işte bu güvenlik kaygısı vardı.

Katar krizi: Aynı coğrafyada farklı kamplar

2017 Katar krizi, bu ayrışmanın en açık göstergelerinden birisi oldu. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Mısır, Katar'a karşı ağır bir siyasi ve ekonomik baskı uygularken Türkiye, Doha'nın yanında durdu.

Ankara'nın Katar'a verdiği destek, Riyad'ın gözünde Türkiye'nin bölgesel siyasetteki bakış açısını ve tercihlerini daha görünür hale getirdi.

Sonra Kaşıkçı cinayeti geldi. İstanbul'daki Suudi Başkonsolosluğu'nda gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın öldürülmesi, iki ülke ilişkilerindeki en ağır kırılmalardan birine dönüştü.

O günlerde Ankara ile Riyad arasındaki siyasi dil sertleşti. Türkiye'nin Suudi Arabistan'a yönelik eleştirileri uluslararası gündemin merkezine taşındı. Suudi Arabistan'da ise Türkiye'ye ve Osmanlı geçmişine yönelik tarihî ve siyasi tartışmalar daha da öne çıkarıldı.

Bir dönem dostluk nişanlarının verildiği ilişkiler, birkaç yıl içinde güven krizine dönüşmüştü. Fakat tarih bazen insanları değil, şartları değiştirir. Burada da böyle oldu.

Ekonomi, diplomasiyi barıştırdı

Türkiye'nin ekonomik sıkıntılar yaşadığı dönemde Körfez sermayesi Ankara için daha önemli oldu.

Türkiye'nin yabancı yatırım, döviz ve finansman ihtiyacı arttıkça Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleriyle ilişkilerin normalleştirilmesi bir tercih olmaktan çıkıp ekonomik bir gereklilik haline geldi.

Ankara ile Riyad arasındaki buzlar da böylece erimeye başladı. Bugün geriye dönüp baktığımızda bunun yalnızca ekonomik bir normalleşme olmadığını görüyoruz.

Çünkü sermaye ilişkileri siyaseti yumuşattı; siyaset ise güvenlik ilişkilerinin önünü açtı.

Sonunda iki ülke, birkaç yıl önce birbirini bölgesel meselelerde karşı karşıya getiren dosyaların önemli bir bölümünü geride bırakma yoluna gitti. Ama asıl büyük değişim henüz başlamamıştı. Gazze, bütün hesapları değiştirdi.

7 Ekim 2023 sonrasında başlayan savaş ve Gazze'de yaşanan büyük yıkım ve soykırım, Orta Doğu'nun güvenlik denkleminde yeni bir kırılma meydana getirdi.

İsrail ile normalleşme sürecini değerlendiren Arap ülkeleri açısından Filistin meselesi yeniden merkeze oturdu.

Suudi Arabistan'ın İsrail ile normalleşme konusunda daha önce yürüttüğü iddia edilen temaslar da Gazze savaşı sonrasında farklı bir siyasi zemine taşındı. Riyad, Filistin devletinin kurulması konusunda daha belirgin şartlar ortaya koymaya başladı. Bu önemliydi. Çünkü Suudi Arabistan, sıradan bir Arap ülkesi değildir.

Mekke ve Medine'nin hâkimi olan Riyad, kendisini yalnızca Körfez'in değil, daha geniş anlamda İslam dünyasının önemli merkezlerinden biri olarak görmektedir.

Dolayısıyla Gazze'deki gelişmeler Suudi Arabistan'ı yalnızca dış politika bakımından değil, İslam dünyasındaki konumu bakımından da ilgilendiriyor.

Sonra İran meselesi geldi

2026'da ABD/İsrail ittifakının saldırılarıyla İran ve çevresinde yaşanan savaş ve bölgesel gerilim, Körfez ülkelerinin yıllardır dayandıkları güvenlik mimarisini yeniden sorgulamalarına yol açtı.

Washington'ın bölgedeki askerî varlığı, yıllardır Körfez için temel güvenlik garantilerinden biri olarak görülüyordu.

Fakat kriz derinleştikçe şu soru daha yüksek sesle sorulmaya başlandı:

“Amerika gerçekten bizi koruyacak mı, yoksa kendi çıkarlarını mı koruyacak?”

İşte Mekke Anlaşması'nı anlamak için belki de en önemli soru budur.

Suudi Arabistan'ın Washington ile ilişkilerini kopardığını söylemek elbette doğru değildir. Riyad, hâlâ Amerika ile çok güçlü ekonomik, askerî ve diplomatik ilişkilere sahiptir. Ancak mesele artık Amerika'ya güvenip güvenmemekten ziyade, Amerika'ya rağmen kendi güvenliğini de kurabilmek meselesidir. Bu ikisi aynı şey değildir.

Türkiye neden bu denklemde?

Türkiye açısından tablo daha farklı ama sonuç benzerdir.

Ankara son yıllarda Gazze, Suriye, Irak, Lübnan ve İran ekseninde yaşanan gelişmelerin birbirinden bağımsız olmadığını daha fazla görüyor.

Orta Doğu'da güç dengeleri değişiyor. İsrail'in saldırı ve işgal girişimleri artıyor.

Amerika'nın bölgedeki geleneksel güvenlik düzeni sorgulanıyor. Rusya-Ukrayna Savaşı, Avrupa güvenlik mimarisini sarsıyor.

Ve bütün bunların ortasında Türkiye, çevresindeki istikrarsızlığın kendi sınırlarına yaklaşmasını istemiyor.

Dolayısıyla Ankara açısından mesele yalnızca “Suudi Arabistan'ı korumak” değildir. Mesele, Türkiye'nin de kendi güvenlik merkezini genişletme çabasıdır.

Peki, Pakistan neden üçüncü ayak?

Pakistan ise bu üçgenin belki de en dikkat çekici unsurudur. Çünkü Pakistan ile Suudi Arabistan'ın ilişkileri yeni değildir. Uzun yıllardır Riyad, İslamabad'ın önemli ekonomik ve diplomatik destekçilerinden biri oldu; Pakistan da Suudi Arabistan'a askerî kapasitesi ve güvenlik iş birliği açısından önemli katkılar sundu.

2025'te iki ülke ekonomik iş birliği çerçevesini güçlendirme yönünde adımlar attı. Fakat Pakistan'ın bugün çok daha farklı bir stratejik problemi bulunuyor. Doğusunda tarihi düşmanı Hindistan var.

İsrail-Hindistan ilişkileri de son yıllarda askerî ve stratejik açıdan dikkat çekici bir seviyeye ulaştı.

Pakistan ise İsrail'i hâlâ tanımayan ülkelerden biri ve Çin ile yakın siyasi, ekonomik ilişkileri var. Dolayısıyla İslamabad'ın güvenlik hesabı da giderek daha karmaşık hale geliyor.

Bir tarafta Hindistan; öbür tarafta İsrail; bunların üzerinde İsrail ve ABD'nin bölgesel etkisi; ekonomik tarafta ise Körfez'in finansal gücü…

Bu durumda şu gerçeğin de ifade edilmesi gerekir; ABD’nin İsrail’i tanımayan ve Çin’e yakın bir ülkenin Orta Doğu’daki en önemli müttefiklerinin başında gelen Suudi Arabistan ile yakın askeri iş birliğine girmesi güle oynaya kabul edeceği bir durum da değildir.

Pakistan açısından Türkiye ve Suudi Arabistan'la daha güçlü bir stratejik bağ kurmak, yalnızca diplomatik bir jest değildir. Bu, tam bir denge arayışıdır. Tam bu noktada ortaya “dehşet dengesi” çıkıyor.

Burada belki biraz tarihî bir kavramı hatırlamak gerekiyor: Dehşet dengesi.

Soğuk Savaş döneminde ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki nükleer denge, tarafların birbirini tamamen yok edemeyeceği varsayımına dayanıyordu.

Orta Doğu'da bugün kurulmakta olan şey elbette bunun birebir aynısı değildir. Ama mantık bakımından benzer bir arayış var: “Bana saldırı olursa yalnız kalmayacağım.”

Türkiye'nin askerî kapasitesi, Pakistan'ın nükleer caydırıcılığı ve savaş tecrübesi, Suudi Arabistan'ın ekonomik gücü, coğrafi konumu ve Arap dünyasındaki ağırlığı…

Bu üç unsur bir araya geldiğinde ortaya yeni bir stratejik kapasite çıkıyor. Zaten anlaşmanın en dikkat çekici taraflarından biri de burada.

Türkiye’nin savunma sanayi yatırımlarında artış görülüyor. Pakistan, nükleer silahlara sahip bir ülke. Suudi Arabistan ise dünyanın en büyük enerji ve sermaye merkezlerinden birisi. Teknoloji, caydırıcılık, finansal güç...

İşte bu üçünün yan yana gelmesi tesadüf değil.

Peki, bu bir “Müslüman NATO” mu?

Hayır.

En azından bugün için böyle söylemek fazla iddialı olur.

Anlaşma önemli olmakla birlikte NATO'nun kurumsal yapısına, komuta sistemine ve askerî entegrasyonuna sahip değil. Reuters'ın da dikkat çektiği üzere anlaşmanın ortak savunma maddesi sembolik ve stratejik açıdan güçlü olsa da hangi durumda hangi ülkenin ne ölçüde askerî müdahalede bulunacağına ilişkin NATO madde 5 benzeri ayrıntılı otomatik yükümlülükler ortaya koymuyor.

Zaten Ankara, İslamabad ve Riyad da anlaşmanın belirli bir ülkeye karşı olmadığını özellikle vurguluyor.

Fakat siyasette bazen ilan edilen hedef kadar, ortaya çıkan sonuç da önemlidir.

Üç ülke ortak tatbikatlar, savunma sanayii iş birliği, istihbarat paylaşımı ve askerî koordinasyon gibi alanlarda daha fazla çalışırsa bugün “savunma anlaşması” dediğimiz yapı yarın çok daha kapsamlı bir güvenlik mekanizmasına dönüşebilir. Türkiye ayrıca bu mekanizmanın ileride başka ülkelerin katılımına açık olabileceğini ve mesela her ne kadar şu anda sıcak yaklaşmasa da Mısır'ın potansiyel adaylardan biri olarak değerlendirilebileceğini belirtiyor.

Orta Doğu'da uzun yıllar boyunca güvenliğin adresi Washington'du.

Körfez'in güvenliğini Amerika sağlıyor, bölgesel krizlerde son sözü söyleyen hep Amerika oluyordu.

Şimdi ise bölge ülkeleri ilk defa daha yüksek sesle şunu söylemeye başlıyor:

“Kendi güvenliğimizi kendimiz de kurmalıyız.”

Bu kadar olumlu görünen sürecin yanında birtakım riskler de doğal olarak öne çıkıyor. Öncelikle ABD ve İsrail bu dengeyi İran'a karşı kullanmaya çalışacaktır. Ve İran için de bu ittifak endişe duvarı olarak gösterilecektir.

Bu nedenle hem ittifak ülkeleri hem de İran, bölgedeki iç gerilim alanlarında daha dikkatli olmalı ve tuzaklara düşmemelidir. Bölgesel ve küresel gelişmeler ve Filistin'in, Yemen’in, Lübnan'ın, Suriye'nin toprak bütünlüğü konusunda başta bu 3 ülke, İran ve diğer bölge ülkeleri beraber hareket etmeyi başarmalıdır.

Bölgedeki ABD/İsrail saldırılarıyla devam eden, İran’ın taraf olduğu savaşın sonucunda kurulan bir ittifak gibi öne çıksa da bu krizin içinde bölgesel barış için birçok fırsatların bulunduğunu da görmek gerekir.