Akıl teri ile kazananlar var, alın teri ile kazananlar var.

Kazancın helal veya haramlığı, yaptığı işin meşruluğuna göredir.

Meşru olan şey İslam’ın koyduğu kurallara uygun olandır.

Kendi koydukları sömürü kanunlarına uygun olarak çıkarılan kanunlara uygun olanlara da “meşru” demek yerine “kanunidir/yani kanuna uygundur desinler ve İslam’ın mübarek meşru kelimesini kirletmesinler.

Batı’nın sömürü kanununda, bilime aykırı olarak, dünyadaki bütün doktorların onayıyla içkilerin her türünün insan vücuduna zararlıdır” demesine rağmen kendi çıkarları için “meşrudur” demesinler, “kanunidir” desinler.

Batı’nın bütün şehirlerinde, aldığı maaş yetmeyen birçok kadın ve onlara özenen bazı erkekler de boş zamanlarında kanuna uygun olarak kendilerini satarak ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyorlar.

Uyuşturucunun her türlüsünün kanunlarla yasak olduğu günlerde kanun çıkaranların da çoğunluğu uyuşturucu kullanmaya başlayınca “Ülkenin yarıdan fazlasını hapse atarsak kapitalistlerin iş yerlerinde çalışacak adam bulamayız” diyerek, uyuşturucu kullanmayı serbest yaptılar, bir gün önce kanuni olmayan, şey bir gün sonra kanuni oluverdi.

1980 darbesinde sağcı ve solcuların bir adım önde olanlarının hapse atıldığı günlerde zabıta müdürü de komünistlikten hapse atılmış, altı ay sonra tahliye edilmiş, görevinin başına oturmuş.

Geçmiş olsun demeye gittim, biraz sohbetten sonra “Bak, sen Müslüman adamsın ama halkımız komünistleri kâfir bilir ve bir başka yakıştırmaları da vardır… Yarın günlerden Cuma, ezana bir saat kala geleceğim ve seninle şehrin ana caddesinde boydan boya birlikte yürüdükten sonra camiye gireceğiz ve ben vaaz vereceğim, namazdan sonra sen görevinin başına, ben eve gideceğim” dedim ve bunu yaptık.

Namazdan sonra eve gidince sağcı partinin ilçe başkanı kapıyı çaldı, içeri aldım ve oturur oturmaz “Hocam, sen bu komünistlere meşruiyet kazandırıyorsun” dedi.

Ben de, “Bu, benim görevim. Meşruiyet kelimesi şeriat kelimesinden türemiştir. Benim görevim de bütün halkı meşruiyet sınırları içinde tutmak ve dışa çıkanları içeri almak için beni, Diyanet İşleri Başkanlığı vaiz olarak görevlendirdi ve ben işimi yapıyorum” dedim, çekti gitti.

Haramiler, yaptıkları işin kanuni olduğunu ama Müslümanlık damarı da olduğundan kendini savunurken, “Haramdan kazanıyorum ama ben bu servetle şu türden hayırları yapıyorum” diyenler haramdan kazanırken, başta kendine zarar verdiği gibi daha kaç kişiye zarar verdiğini düşünmeyenlerdirler.

“Fetvasını aldım” diyenler var.

Neden fetva almak ihtiyacı hissettin?

Neden babandan kalan bağı satarken veya çıbıkları söküp tarlaya dönüştürürken fetva alma ihtiyacın olmadı?

Alavereli dalavereli işe girerken gönlün daralıyor ve onu genişletmek ve de günahı fetvatörlerin üzerine yüklemek istiyorsun.

Meşru olan işlerde, Allah rızasını kazanmak için akıl teriyle toplumun veya bireyin maslahatına yardım edenler, işini kolaylaştıranlar hem aldıkları parayı helal yoldan kazanmış olurlar hem de sevap kazanırlar.

Haram para, insanın bu dünyada kalbini küflendirir, eski dostlarından uzaklaştırır.

Kalbi tertemiz yaratan Rabbimiz haber veriyor:

كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

‘Hayır, onların (haramdan) kazandıkları, kalplerine küf bağlamış (köreltmiştir). Hale dönüşür. (Mutaffifin Süresi, ayet 63/14)

Sevgili Peygamberimiz de açıklıyor:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ، أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى الله عَليْهِ وسَلَّمَ ، قَالَ : إِنَّ الْمُؤْمِنَ إِذَا أَذْنَبَ كَانَتْ نُكْتَةٌ سَوْدَاءُ فِي قَلْبِهِ ، فَإِنْ تَابَ وَنَزَعَ وَاسْتَغْفَرَ ، صُقِلَ قَلْبُهُ ، فَإِنْ زَادَ ، زَادَتْ ، فَذَلِكَ الرَّانُ الَّذِي ذَكَرَهُ اللَّهُ فِي كِتَابِهِ : {كَلاَّ بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

“Mü’min, bir günah işlediğinde kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer tevbe eder, o günahtan vazgeçer ve afvını isterse, kalbi parlak hale getirilir. Eğer günahını artırırsa Allah’ın kitabında bahsettiği gibi küf bağlar. “İbni Mace, Sünen, K. Zühd. Bab 29)