Yemen'e bakarken yalnızca bugünün çatışma ve kaos ortamına bakmak, meselenin asıl mahiyetini görmemize yeterli olmayabilir. Çünkü Yemen uzun zamandır sadece Yemenlilerin meselesi olmaktan çıktı.
Bu coğrafya tarih boyunca hep Kızıldeniz'in, Aden Körfezi'nin ve Arapçadaki adıyla “Keder Kapısı” anlamına gelen Babülmendep Boğazı’nın taşıdığı stratejik önem sebebiyle bölgesel ve küresel güç mücadelelerinin kesişme noktalarından biri oldu.
Bugün yaşananları anlamak için biraz geriye gitmek ve fotoğrafa daha geniş açıdan bakmak zannediyorum en sağlıklı yol olur. Peki, yakın tarih bize Yemen’le ilgili neler anlatıyor?
Soğuk Savaş’ın sert rüzgârlarının estiği 1960'larda Yemen büyük güçlerin hesaplaşma alanına dönüştü. 1962 yılında Yemen'de monarşinin devrilmesi ve Yemen Arap Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla başlayan iç savaş, kısa zamanda yerel bir iktidar mücadelesi olmaktan çıktı. Dönemin Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdünnasır, cumhuriyetçi güçleri desteklemek üzere Yemen'e asker gönderdi. Suudi Arabistan ise devrik imamın taraftarlarını destekledi.
Böylece Yemen, Nasır'ın Arap milliyetçiliği ile Suudi Arabistan'ın bölgesel güvenlik kaygılarının karşı karşıya geldiği bir mücadele sahasına dönüştü. Sovyetler Birliği, ABD, İngiltere ve başka aktörler de farklı biçim ve anlayışlarla sürece müdahil oldular.
Nitekim Sovyetler Birliği, 1960'larda Sana'daki cumhuriyetçi yönetimi destekledi ve Yemen'e askeri yardım sağladı. Moskova'nın Yemen'e ilgisinin arkasında yalnızca ideolojik dayanışma yoktu; Arap dünyasında nüfuz kazanmak ve Kızıldeniz ile Hint Okyanusu'na uzanan stratejik deniz yollarında etkili olmak vardı.
Cambridge University Press'in Yemen iç savaşına ilişkin çalışması, Sovyetlerin Yemen'deki müdahalesinin zamanla yüz milyonlarca dolarlık askeri yardıma dönüştüğünü ve Moskova'nın özellikle Arap Yarımadası ile stratejik deniz yollarına duyduğu ilgiyle bağlantılı olduğu iddialarını dile getirdi.
1967 Arap-İsrail Savaşı’nda Batı Şeria’nın, Golan Tepelerinin işgali gibi önemli sonuçları olan gelişmeler sonrasında ise Güney Yemen'de Sovyet etkisi daha da belirginleşti. Aden'deki yönetim Sovyetler Birliği'nden askeri ve ekonomik yardım aldı; Sovyet danışmanlar Güney Yemen'de görev yaptı ve Aden, Moskova açısından Kızıldeniz ve Hint Okyanusu'na açılan stratejik bir nokta hâline geldi.
Dolayısıyla Yemen'in hikâyesinde değişmeyen bir gerçek var:
Yemen coğrafyası tarih boyunca büyük güçlerin dikkatini çekti, çekmeye devam ediyor. Nitekim Soğuk Savaş bitti, Sovyetler Birliği dağıldı ama Yemen'in stratejik önemi, ticaret yolları üzerinden daha da net bir şekilde anlaşılmaya başlandı.
Bugün aynı coğrafyada çok daha farklı aktörleri görüyoruz. Bir tarafta İran'ın bölgesel nüfuz alanı içinde değerlendirilen Husiler, diğer tarafta Suudi Arabistan öncülüğündeki ve uluslararası toplum tarafından tanınan Yemen hükümeti ile bağlantılı güçler bulunuyor. ABD, İngiltere, Birleşik Arap Emirlikleri ve başka bölgesel aktörlerin de farklı dönemlerde Yemen denkleminde doğrudan veya dolaylı rolleri oldu.
ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Yemen dosyası da Husilerin kuzeybatı Yemen'in önemli bölümünü ve başkent Sana'yı kontrol ettiğini, Suudi Arabistan öncülüğündeki müdahalenin 2015'te başladığını ve savaşın bölgesel bir nitelik kazandığını kaydediyor. Bu nedenle Yemen'i yalnızca “Husiler-Hükümet Güçleri Savaşı” diye okumak eksik kalır.
Tabi meselenin bir başka boyutu da tarihsel İran-Suudi Arabistan rekabetidir.
İran açısından Yemen, Arap Yarımadası'nın güneyinde stratejik bir nüfuz alanıdır. Suudi Arabistan açısından ise hemen yanı başındaki bir güvenlik meselesidir. Bu iki yaklaşımın Yemen üzerinde kesişmesi, ülkeyi bölgesel rekabetin önemli cephelerinden birine dönüştürmektedir.
Fakat burada çok önemli bir nokta var: Büyük güçlerin ve bölgesel aktörlerin hesapları ne olursa olsun, savaşın bedelini öncelikle Yemen halkı ödüyor.
Babülmendep Neden Bu Kadar Önemli?
Çünkü Yemen'i Yemen yapan yalnızca toprakları değildir.
Yemen, Kızıldeniz'in güney kapısında bulunuyor.
Babülmendep Boğazı; Kızıldeniz'i Aden Körfezi'ne, oradan da Hint Okyanusu'na bağlayan kritik bir geçiş noktasıdır. Avrupa ile Asya arasındaki deniz ticaretinin önemli güzergâhlarından biri de burasıdır. Dolayısıyla Yemen'de meydana gelen bir çatışmanın etkisi Yemen ile sınırlı kalmıyor. Kızıldeniz'deki güvenlik problemi, enerji maliyetlerinden navlun fiyatlarına, tedarik zincirlerine dünya ticaretine kadar geniş bir alanı etkileyebiliyor.
Nitekim Birleşmiş Milletler de Yemen'deki gelişmelerle bölgesel gelişmelerin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğine dikkat çekmiş, Kızıldeniz'deki askeri tırmanışın Yemen barış sürecini daha karmaşık hâle getirdiğini belirtmişti.
2026'da yaşanan son gelişmeler ise meselenin stratejik boyutunu daha da büyütmüş durumda. Husilerin (Ensarullah) batı Yemen kıyılarında hızlı ilerleme sağlayarak Hudeyde, Moha, Dübab ve stratejik Mayyun Adası’nı kontrol etmesi, Babülmendep'e erişim meselesini yeniden gündemin merkezine çekmiş oldu.
Domino Etkisi
2023 yılında İsrail-Gazze Savaşı'nın başlamasının ardından Husiler Kızıldeniz'deki özellikle İsrail bağlantılı ticari gemilere yönelik saldırılar düzenlemeye başladı. Bölgede ipler gerilmişken ABD yönetimi, bu saldırıları seyrüsefer güvenliği ve uluslararası ticaret açısından tehdit olarak değerlendirdi ve Ocak 2024'te İngiltere ile birlikte Yemen'deki Husi hedeflerine yönelik hava saldırıları düzenledi. Eski ABD Başkanı Joe Biden, Kongre'ye gönderdiği mektupta saldırıların amacını Husi kapasitesini ortadan kaldırmak ve ABD personeli ile deniz taşımacılığını korumak şeklinde açıkladı. Aynı dönemde Washington'ın İsrail'le ilişkisi de Yemen denkleminden bağımsız değildi.
Biden yönetimi, 7 Ekim sonrası İsrail'in güvenliğine güçlü destek verdi; İsrail'e askeri ve diplomatik destek sağladı. Yönetimin kendi dönem sonu değerlendirmesinde de İsrail'in güvenliğine verilen desteğin “ironclad” yani sarsılmaz olduğu açıkça ifade edildi. Böylece bir başka zincir ortaya çıktı:
Gazze savaşı → Kızıldeniz saldırıları → Yemen'e yönelik ABD ve müttefik saldırıları → İran-ABD/İsrail savaşı → Suudi Arabistan → İran rekabeti, Suudi Arabistan → BAE uyuşmazlığı…
Bir yerde başlayan çatışmanın başka bir coğrafyaya sıçramasının ne kadar tehlikeli olduğu bu zincirde açıkça görülüyor. Peki, Yemen’de yaşananlar son tahlilde kime kazandırıyor, kimin işine yarıyor? Kanaatimizce asıl sorulması gereken soru budur.
Son olaylara baktığımızda Husilerin ilerleyişi ve Arabistan topraklarını hedef alması Suudi Arabistan’ı oldukça öfkelendirdi. Riyad yönetiminin İran-ABD/İsrail Savaşı’ndan sonra bölge ülkeleriyle yakınlaşma stratejisi son süreçle birlikte değişiklik gösterebilir.
Şüphesiz Suudi Arabistan'ın tavır değişikliği Körfez ülkelerini de etkileyecektir. Bu durum ise İran ve Körfez arasında gerilimin daha da artmasına sebep olabilir. Böylece her iki taraf da enerjilerini birbirlerine yöneltebilir. Bu durum çok açık bir şekilde İsrail ve ABD amaçlarına hizmet edecektir. Çünkü Washington ve Tel-Aviv Orta Doğu’da Müslüman ülkelerin birbiriyle çatışma ve kutuplaşmasını kendi planları açısından olmazsa olmaz bir durum olarak görüyor. Her fırsatta farklılıkları kaşımanın yollarına başvuruyor. Nitekim son yıllarda İran'ın dikkati Körfezden daha fazla İsrail'e yönelmişken, batılı güçlerle yakınlaşan BAE bu kez Suudi Arabistan'la Yemen”de rekabete başlamış hatta Aralık ve Ocak aylarında Mukalla Limanı özelinde çatışma yaşamışlardı. Aynı BAE Arabistan’a ders vermek adına şimdi de İran ile Yemen üzerinden başka oyun kurmaya çalışıyor.
İşte tarih bize aslında dünden yaşananlar üzerinden yarın olabilecekleri fısıldıyor. 1960’lı yılların sert savaşlarının ardından hiçbir şey olmamış gibi dönemin ABD Başkanı Nixon ve dönemin Sovyetler Birliği Başkanı Brejnev yumuşama yani “détente” dönemini başlatmışlardı. Birbirleriyle Yemen’de vekâlet savaşı yürüten Suudi Arabistan ve Mısır ise İsrail karşısında zor duruma düşmüş, büyük sıkıntılar yaşamışlardı. Şimdi tarihten dersler çıkarma zamanıdır. İslam ülkeleri kendi aralarında çözüm yollarını bulamazsa bu sürecin hiçbir şekilde kazananı olmayacaktır. Siyonizm’in, küresel güçlerin oyunlarını bozmak için tek yol var o da Veysel’in deyimiyle “bizi yakar bizim ataş söndürmektir tek çaresi”.