“Adil Ekonomik Düzen İstanbul Çalışmaları-3”; kaldığımız yerden devam…

‘SosYO-EKONOMİK Tufan’ ülkemizi ve dünyayı sarmış durumda…

Çare ve çözüm önerilerimiz bu yazılarda; uygulanmayı bekliyor…

***

Süleyman Karagülle’nin Millî Ekonomi Modeli'ne yönelttiği eleştirilerin önemli bir kısmı devletin kaynak dağıtan büyük bir merkez haline gelmesi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bürokratik takdir yetkisi büyüdükçe siyasetin, kayırmanın, verimsizliğin ve kamu tekellerinin de büyüyebileceğini savunur. Süleyman Karagülle ayrıca paranın yalnızca devletin kararıyla piyasaya sürülmesi yerine gerçek mal, emek, üretim ve sipariş gibi ekonomik karşılıklara bağlanması gerektiğini ileri sürmektedir.

Burada özellikle “selem sistemi” yani “ön siparişe dayalı finansman anlayışı” dikkat çekicidir. Mantığı basittir: Bir üreticiye, “Sen üret, sonra müşteri bulursun” denilmez. Önce ihtiyaç ve talep ortaya çıkar. Tüketici ihtiyacını sipariş eder, sipariş ekonomik bir taahhüde dönüşür, bu talep üreticiye kadar ulaşır ve üretim ona göre başlar. Böylece para ile gerçek ihtiyaç arasında bir ilişki kurulmaya çalışılır.

Bu yaklaşım bize önemli bir şeyi hatırlatmaktadır: Ekonomide yalnızca paranın miktarı değil, paranın hangi süreç içerisinde hareket ettiği de önemlidir. Faizi kaldırmak tek başına yeni bir ekonomik sistem kurmaya yetmez. Faizin yerine ne koyacağınızı, kredinin nasıl işleyeceğini, üreticinin nasıl finanse edileceğini ve tüketici talebinin sisteme nasıl taşınacağını da göstermeniz gerekir.

Bence Adil Ekonomik Düzen'in en önemli katkılarından biri buradadır.

Fakat burada da başka bir soruyla karşılaşıyoruz.

Peki, Vatandaş Sistemin Neresinde?

Millî Ekonomi Modeli devleti güçlendiriyor ve vatandaşın satın alma gücünü artırmayı hedefliyor. Adil Ekonomik Düzen para, kredi, üretim ve tüketim arasındaki ilişkiyi kurallara bağlamaya çalışıyor. Peki, vatandaş nerede? Sadece yardım alan kişi olarak mı, sadece tüketici olarak mı, sadece üretici olarak mı; yoksa süreci görebilen, denetleyebilen ve ortaya çıkan değerden pay alabilen gerçek bir paydaş olarak mı?

Benim Büyük Aile-Şeffaf Süreç Yönetimi Modeli üzerinde çalışırken üzerinde durduğum esas mesele budur. Çünkü problem yalnızca ekonomik değildir; aynı zamanda bir yönetim, denetim ve süreç problemidir.

***

Büyük Aile Modeli: Sonucu Değil Süreci Şeffaflaştırmak

Kaynak doğru olabilir, niyet doğru olabilir, kanun doğru olabilir, sistemin başındaki insanlar son derece dürüst de olabilir. Fakat süreç kapalıysa bir süre sonra insan faktörü devreye girer. Kayırma başlar, aracılık başlar, bilgi saklanır, gerçek maliyetlerle ödenen bedeller arasındaki fark görünmez hale gelir. Vatandaş işin başında değil, bittikten sonra devreye girer ve kendisine yalnızca sonuç açıklanır.

Oysa şeffaflık, iş bittikten sonra birkaç rakamı vatandaşın önüne koymak değildir. Şeffaflık sürecin kendisinin görünür olmasıdır.

Büyük Aile yaklaşımındaki Açık Defter ve Şeffaf Süreç anlayışı bu düşünceden doğmaktadır. Üretimden satın almaya, iş gücü katkısından kaynak aktarımına kadar önemli süreçlerin vatandaşın ve ilgili paydaşların görebileceği biçimde izlenebilir olması hedeflenmektedir. Burada yalnızca, “Ne kadar harcandı?” sorusunun cevabı aranmaz. Kim karar verdi, karar hangi gerekçeyle alındı, kim ne kadar katkıda bulundu, gerçek maliyet nedir, ortaya çıkan kazanç nedir ve kazanç nasıl paylaşılacaktır? Bunların görülebilir olması gerekir. Çünkü şeffaflığın olmadığı yerde denetim çoğu zaman iş bittikten sonra başlar. Büyük Aile'de ise denetimin iş yapılırken başlaması gerekir.

(Devamı var.)