Resmi adı mahalle olsa da normalde köy olan mahalde yürürken yolda başka yürüyen olmadığını hayretle gördük. Köyün bir ucundan diğer ucuna yürüyerek gitmek herkes tarafından adeta yadırganıyor. Muhtemelen neden arabaya binilmediği sorgulanıyor. Yani kişinin kendi arabasına. Dahası arabaya binmemek kınanıyor. Bir yere yürüyerek, gezerek gitmek sanki tarih öncesinde kalmış gibi. Bu yerlerde daha dün herkes birbirine yürüyerek giderdi. Artık kimse yürümüyor. Yürüyenlere turistmiş gibi bakılıyor. Aynı köyden olunmasına rağmen yolda yürüyene bu buranın yabancısı muamelesi yapılıyor. İstanbul’dan geldiler ya özlemişlerdir ondan yürüyorlar diye düşünüyorlar. Yürüyerek beş dakikada gideceği evine, eşine telefon açarak gelip kendisini almasını söyleyeni görünce insan vay anasını demeden edemiyor. Buralara ne olmuş böyle! Bildiğimiz köy bin yıl öncede kalmış gibi. Hâlbuki daha kaç sene önce ne güzellikler vardı buralarda. Elimizi uzatsak ulaşacağımız yıllarda. Az zamanda binlerce yıl geçmiş gibi. Zaman insanı değiştirir de insan algı ve davranışlarının kısa zamanda bunca tersine değişmesi insan adına kaygı verici bir durum. İnsan kendi kendini tanımıyor. İnsana kendi kendini tanımasına yardımcı olacak tarifler dahi ortadan kalkmış durumda. Hani şuradan şuraya yürürdük diyecek olsanız oradan oraya yürümek tarih öncesinde bir yerde. Nasıl getirip işte bu diye göstereceksiniz. Göstergelerin bile ortadan kalktığı bir ortamda tutunacak dal arasanız ormana girecek yol yordam kalmamış. Balta girmemiş ormanlar artık insan giremez durumda. İnsan da girmiyor zaten.
Sabahları horozların öttüğü, tavukların gıdakladığı, keçilerin oğlakların melediği, ineklerin mölediği, eşeklerin anırdığı, atların kişnediği köyde artık tuhaf bir sessizlik var. Oysa bundan yirmi yıl önce bunlar oluyordu. Her evde mutlaka tavuk oluyordu. Her evde ya keçi olur keçi olmazsa mutlaka inek olurdu. Her evde ya eşek olur ya da at/beygir olurdu. Sabah ezanından önce horozlar öterdi. Güneş doğarken keçiler ve oğlakların melemesi, keçilerdeki çanların sesleri birbirine karışır bir sabah korosu oluşurdu. Öğleyin eşeklerin anırması ve atların kişnemesi birbirine karışırdı. Akşamüstü ve gece köpek havlamaları adeta günü tamamlardı. Köyde artık bu seslerden eser yok. Geceleri bir iki köpek havlamalarını saymazsak korkunç bir sessizlik var. Evcil hayvanların yerini yırtıcı hayvanlar almış, gece çakal seslerine tilki sesleri karışıyor, domuz seslerine kurt sesleri. Sabahları bir iki baştankara, incir kuşu ve serçe sesleri de olmasa sessizlik çekilecek gibi değil. Gün boyunca duyulan o güzel hayvan seslerinin yerini şimdilerde motosiklet sesleri, araba gürültüleri almış durumda. Her evin önünde araba var. Dağ köyünde her evin önünde bir araba yani otomobil var. Köyün içinde yürüyen kimse yok. Bağa bahçeye arabayla gidiyorlar. Araba alımı, ihtiyaç olduğu için değil görgüsüzce yarıştan kaynaklanıyor. Ucuzu zaten. Arabayı araba olarak yani kullanılacak bir araç olarak almıyorlar adeta arabaya tapıyorlar. Arabaya verdikleri değeri oğullarına kızlarına vermiyorlar. Neredeyse tuvalete bile arabayla gidiyorlar. Herkeste araba olunca toplu taşıma aracı neredeyse kalmamış artık.
Tarlaları çam ağaçları kaplamış, bakımsızlıktan adeta ormanlaşmış, artık köyde kimse ekip biçmiyor. Orman olmayan tarlaları da ot bürümüş bomboş duruyor. Ekin eken yok, tarla süren yok. Bağ bahçe kazan yok. Bağlar bahçeler bakımsızlıktan içine girilmez olmuş. Son zamanlarda zeytin dikmek moda olduğu için bol zeytin dikilmiş ama çoğunluğu bakımsızlıktan hiç büyümemiş. Köyde yaşlılardan başka kimse yaşamıyor, bir iki orta yaşlı yaşıyor. Yaşlıların çoğu yalnız yaşıyor. Çocuklu aile yok denecek kadar az. Şehirde ya da başka şehirlerde yaşayan köylüler yazın köye geliyor nüfus biraz artıyor ama kışın ışığı yanan on ev yok deniliyor. Buna rağmen köyde ev yapımı artmış ve devam ediyor. Oturulmayan evler yapıyorlar. Evler boş. Hafta sonu gelmek için yapılıyor evler. Hazin bir durum.
Bu köy bizim sizin onların köyüdür, köylerimiz maalesef!