İnsanlar sevdikleri yazarlarla veya figürlerle bağ kurduklarında, çoğu zaman onları yakından tanıdıkça kaybetme ve onlardan uzaklaşma eğilimiyle karşı karşıya kalırlar. Bugün spor dünyası için bin bir emekle, hassas halka ilişkiler stratejileriyle oluşturulan imajlar bir anda tek bir cümleyle yıkılabildiği gibi; eski zamanlarda Can Bartu, Metin Oktay, Gheorghe Hagi, Alex de Souza ya da Metin-Ali-Feyyaz ile kurulan o sarsılmaz bağlar da günümüzde pek kurulamıyor. Hızlı bağlanma ve hızlı tüketme evresinde yaşıyoruz. Bir an kurtarıcı, bir an hain olabiliyor insan. Kahramandan çok, linçlenme sırasını bekleyen fenomenler gibiler günümüzde.

Mehmet Demirkol'un Socrates dergisinde yazdığı "Kahramanınızla Karşılaştığınızda" yazısındaki duygusallık ve o samimi mesafe, maalesef bugün yok. Haliyle her şey en fazla Mauro Icardi'nin "Aşkın Olayım"ı kadar popüler, tam da o kadar kült. Okan Buruk'tan Sergen Yalçın'a, İsmail Kartal'dan Fatih Tekke'ye herkes biraz mağrur, biraz da mağdur. Tribünler mi, algıların ritmini belirleyen sosyal medya mı, yoksa hiçbir şeyi beğenmeyen oyuncu eskilerinin YouTube ekranlarında kurdukları idam sehpaları mı buna sebep? Bir çocuk, bir genç kendine nereden, nasıl bir kahraman bulacak?

Meselenin düğümlendiği yer belki de tam olarak burası: Kahramanlığın pazarlanabilir bir illüzyona, hayranlığın ise anlık bir tüketim nesnesine dönüşmesi. Eskiden kahramanlar ulaşılmazdı ama uzaktaki bir yıldız gibi net ve sabittiler. Can Bartu’nun o meşhur, biraz kibirli ama son derece doğal fiyakası, sahada sergilediği incelikten bağımsız değildi. Sahada ve masa tenisi masasında neyse, gündelik hayatta da oydu. Rol yapma profesyonelliğine ihtiyaç duymayacak kadar kendiydi. Bir hayranının çocuğuna adını vermesi, onun için pazarlama departmanının kurguladığı bir "halkla ilişkiler başarısı" değil, hayatın doğal bir akışıydı.

Oysa şimdinin futbol ikliminde kahramanlar, soğuk reklam ajanslarının ürettiği parlak metinlerin ve kişisel markaların ardına gizleniyor. Lionel Messi’nin o sessiz, mütevazı görünümlü mesafesi ya da Cristiano Ronaldo’nun santim santim planlanmış, her anı bir PR kampanyasına dönüşen kusursuz profesyonelliği bile günümüz insanında haklı bir şüphe uyandırıyor: Acaba bu sıcaklık ya da o ulaşılamazlık ne kadar gerçek, ne kadarı milyar dolarlık endüstrilerin hesapladığı bir imaj yönetimi? Bir yıldız, sahada veya sosyal medyada milyonların önüne her çıktığında kusursuz bir ürün gibi davranıyorsa; bu bir alçakgönüllülük müdür, yoksa hayatı boyunca devasa bir pazarlama makinesine dönüştürülmüş bir uyanıkla karşılaşmanın soğukluğu mu?

Hayranlık, doğası gereği platonik bir aşktır; karşı taraftan kusursuzluk bekleme irrasyonelliğidir. Ancak bugünün dijital dünyasında kahramana dair tüm perdeler kalktı. Artık ne Messi ile Ronaldo’nun o erişilmez istatistik savaşlarının ardında insanı arayan gizemli bir bağ kaldı ne de saha kenarındaki bir polaroid fotoğrafın büyüsünü hatırlatan o eski insani samimiyet... Günümüzün yeni nesil yıldızları, Erling Haaland’ın makineleşmiş gol ritminden Kylian Mbappé’nin kulüp yönetimlerini zorlayan diplomatik hamlelerine kadar birer şirket CEO'su gibi hareket ediyor. Tribünler ise YouTube yayınlarında, Twitch kanallarında haftalık mahkemeler kuran yorumcuların diliyle konuşuyor. Her hafta yeni bir genç yetenek "yeni Messi" ilan ediliyor, ertesi hafta aynı ismin bileti sosyal medyada tek bir kötü maçla kesiliyor.

Bir çocuğun gözünde kahraman olmak; sahadaki istatistiklerden, kazandırdığı reytinglerden veya satılan formalardan öte, o çocuğun hayal dünyasında kurduğu sarsılmaz bir sığınak olabilmektir. Fakat dijital çağın sunduğu bu hızlı sirkülasyonda, gençlerin elinde sadece sponsorlu içeriklerle parlayıp sönen ekrandaki pikseller ve algoritmaların önlerine düşürdüğü kısa videolar kalıyor. Ne kırılacak içten bir hayal kalıyor geriye ne de Mano Palas’ta masa tenisi oynayan o fiyakalı adamların samimi efsanesi... Belki de bu yüzden, kırılmaktan korkan yeni nesil artık gerçek kahramanlar aramıyor; sadece ekranı yukarı kaydırıp bir sonraki popüler figürün linç edilmesini ya da göklere çıkarılmasını izliyor. Hoşça bakın zatınıza…