Emrullah, öğrencilik yıllarını geçirdiği Eskişehir’de çok sevdiği Ekrem abisinin dilinden düşürmediği bir sözü hatırlatmıştı geçenlerde: “Bizim Ekrem abi sürekli ‘ziyankâr’ derdi. Yıllar sonra anladım neyin ziyan olduğunu, kelimenin tam da ne anlama geldiğini, ömrün belli bir bölümü geçince kavradım.”

Her muhabbet, her kelime insanda bir kıymık bırakır. Bu anlatı da bende derin bir kıymık olarak kaldı. Kıymık dedikleri şey, battığı yeri anında kanatmaz belki ama her dokunuşta varlığını hissettiren, derinlerde sızlayan o ufacık sızıdır işte. Ziyankâr… Gençlik yıllarının, dostlukların ve anıların demlendiği Eskişehir sokaklarında söylenivermiş sıradan bir sözcük gibi duruyor ilk bakışta. Oysa Anadolu insanının diline pelesenk ettiği her kavram gibi, kökleri çağlar öncesine uzanan felsefi bir hafızanın, tasavvufi bir derinliğin imbiğinden süzülüp gelmiştir.

Etimolojik olarak baktığımızda kelime, iki farklı medeniyetin ve dilin aynı potada erimesiyle biçimlenmiştir. Arapça kökenli “żayn” / “żarār” (zarar, eksilme, kayıp, ziyan) kelimesi ile Farsça yapım eki olan ve "yapan, kılan, eyleyen" anlamına gelen “-kār” ekinin birleşimidir. Kelime zarafetle söylenir ama anlamı ağırdır: Ziyanı üreten, zarara sebep olan, varlığı eksilten kişi… Fakat dil sadece sözlükten ibaret değildir. Kelimeler zamanla, mekânla ve insan tecrübesiyle yoğrulduğunda, kökeninin ötesinde bir varoluş çığlığına dönüşür. Ekrem abinin nidasındaki "ziyankâr", sadece malı mülkü saçıp savuran, tezgâhtaki malı heder eden kişi demek değildir. Ziyankâr; bereketi kaçıran, zamanın ruhunu hırpalayan, nefsine yenilip kenarından geçtiği her hayatı biraz daha kurutan kimsedir. Peki, insanın kendi hayatının ziyankârı olması ne demektir?

Ömrün belli bir eşiğini aşınca anlaşılıyor ki, ziyan edilen şey çoğu zaman harcanan paralar veya kaybedilen somut imkânlar değil. En büyük ziyankârlık, insanın kendine verdiklerini geri alamayacağı tek sermayeyi, yani "zamanı" ve "ruhu" hoyratça savurmasıdır. Tasavvuf geleneğinde insan, bu âleme bir tüccar gibi gönderilmiştir; lakin satacağı veya alacağı mal eşya değil, "hal"dir. “İbnü'l-vakit” olmak, yani vaktin oğlu/kızı olmak esastır. Anı dahi ziyan etmemek, her nefesi bir emanet bilip o nefesin hakkını vermek gerekir. Ziyankâr ise vaktin oğlu olmak yerine vaktin katili olmaya soyunan kimsedir. Nefesin ritmini bozan, kalbin ritmini unutan, tefekkürü erteleyen her tutum, insanın kendi varlık sahasına uyguladığı bir şiddettir.

İnsan doğar, büyür ve bir biriktirme telaşına düşer. Anılar biriktirir, nesneler biriktirir, kırgınlıklar biriktirir. Fakat biriktirirken eksildiğini fark edemez. Bir büyüğün tecrübesinden süzülüp gelen "ziyankâr" kelimesi bir kınamadan ziyade, derin bir hüzün barındırır. Birine ziyankâr dendiğinde orada sadece bir kızgınlık değil, harcanmış bir potansiyele, heder edilmiş bir ömre yakılan örtük bir ağıt vardır. "Yazık etti kendine, ziyankâr oldu gitti" denir mesela. Buradaki tragedyayı hissetmemek imkânsızdır: İnsan kendi kendinin kurdu, kendi imtiyazının katili olabilir mi?

Edebi anlamda düşündüğümüzde, ziyankârlık bir tür yetersizlik ya da eylemsizlik değildir; tam aksine, yanlış yöne yönlendirilmiş tutkulu bir eylemdir. Ziyankâr insan, potansiyeli olan ama o potansiyeli yıkıma harcayan karakterdir. Yunus Emre’nin "Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı" dediği o ince çizgidedir. Varlık içindedir ama o varlığı yokluğa dönüştürür. İncitir, incinir, tüketir ve günün sonunda elinde koskoca bir hiçlikle kalır. Kendisine verilen cevheri, fıtratı, saf benliği dünya gürültüsünün arasında madene dönüştüreceğine çamura bulayan bir trajedinin özneleridir ziyankârlar.

Ömrün yarısı geçip de geriye bakıldığında, insanın kendi iç sesleriyle yüzleşmesi kaçınılmazdır. Hangi sevgiyi yarım bıraktık? Hangi içten sarılmayı erteledik? Hangi hakikatin üzerini dünyevi kaygılarla örttük? Hangi iyiliği, hangi güzelliği elimizin tersiyle ittik? İşte bu soruların cevabında belirir ziyankârlık. Sadece başkalarına verilen zararlar değildir bizi ziyankâr yapan; en çok da kendimize gösterdiğimiz o acımasız müsamahasızlık, kendimize reva gördüğümüz o değersizlik hissidir. Kendini sevmeyi, kendini tamamlamayı unutan insan, başkalarının da ömrünü ziyan etmeye başlar. Çünkü içindeki pınarı kurutan biri, çölleştiği her yere kuraklık taşır.

Türkülerin ve sohbetlerin o içe işleyen yanıklığında da bu felsefi altyapı gizlidir. Anadolu’nun bilgece kavrayışı, bu yüzden sözcükleri tesadüfen seçmez. "Ziyankâr" derken, koskoca bir ahlaki uyarının, bir varoluş muhasebesinin kapısını aralar.

Emrullah’ın yıllar sonra bir sohbet arasında anıp içimize düşürdüğü o kıymık, tam da bu yüzden batmaya devam eder. Çünkü hiçbirimiz sütten çıkmış ak kaşık değiliz; hepimiz hayatın belli dönemlerinde, bir anın, bir ilişkinin, bir gençliğin ya da bizzat kendimizin ziyankârı olduk. Önemli olan, o kıymığın varlığını hissedip içimizdeki kanamayı durdurabilmektir. Ziyanı fark etmek, iyileşmenin ilk şartıdır.

Ruhun üzerindeki o tozu silkelemek, eksiltmek yerine çoğaltmak, yıkmak yerine ihya etmek, nefesi bir hediye gibi idrak edip yaşamak... Belki de ziyankâr olmaktan kurtulmanın tek yolu, varlığın her zerresine hürmet duymaktır. Nitekim Asr Sûresi’nde "Zamana andolsun ki insan gerçekten ziyan içindedir" buyurularak bu ilahî hakikat yüzümüze vurulur. Zamana yenik düşmemenin, o mutlak ziyandan kurtulmanın tek yolu ise hakikate tutunmak ve sabrı tavsiye etmektir. Yıllar önce bir abinin dilinden dökülüp gençlik anılarından süzülen o tek kelime, tam da bu ilahi ikazın yankısı gibi ömrün ilerleyen yıllarında bize ayna tutar ve fısıldar: Kendini ziyan etme ki, âlem senden incinmesin.

Hoşça bakın zatınıza…