Görgüyle yetişmiş insanlar kendilerini başkalarıyla yarıştırmaz. Edebi bilir, sınırını bilir, hakkı gözetir. Çünkü bilirler ki insanın asıl değeri, başkalarını geçmesinde değil; kendini muhafaza edebilmesindedir. Eskilerin, “Asil azmaz, bal kokmaz” sözü de tam olarak bunu anlatır. Karakter, şartlara göre şekil değiştiren bir elbise değil; insanın en zor zamanlarda bile sırtından çıkarmadığı bir cevherdir.
Ne var ki toplumlar yalnızca kötü insanların çoğalmasıyla çözülmez. Asıl çözülme, iyilerin susmasıyla başlar. Yanlışın yanlış olmaktan çıkıp sıradanlaşması, ayıbın utanılacak bir şey olmaktan çıkması ve kötünün her gün biraz daha normal kabul edilmesi, çöküşün sessiz adımlarıdır.
Bugün en büyük tehlike, kötülüğün büyümesi değil; ona alışılmasıdır. Yalanın “herkes yapıyor” diye mazur görülmesi, haksızlığın “bana dokunmuyor” diye görmezden gelinmesi, liyakatsizliğin “idare eder” anlayışıyla kabul edilmesi… Bunların her biri toplumsal çözülmenin küçük ama etkili kırıklarıdır. İnsan, sürekli maruz kaldığı şeye zamanla direnç göstermez; onu hayatın doğal bir parçası sanmaya başlar. İşte yozlaşma tam da böyle kök salar.
Bu hakikati asırlar öncesinden anlatan ibretlik bir kıssa vardır. Kanuni Sultan Süleyman, devletin kudretinin zirvesinde bulunduğu bir dönemde, bir gün Osmanlı Devleti’nin akıbetini düşünmeye başlar. “Acaba bir gün bu devlet de çözülür mü, yıkılır mı?” sorusunu, ilmine ve ferasetine güvendiği Yahya Efendi’ye bir mektupla sorar. “Bir devlet hangi hâlde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti ne olur? Bir gün izmihlale uğrar mı?”
Yahya Efendi’nin cevabı ise şaşırtıcı derecede kısadır: “Neme lazım be Sultanım.”
Kanuni bu cevabı anlayamaz. Biraz da hiddetlenir. Bizzat Yahya Efendi’nin dergâhına gider ve, “Beni nasıl geçiştirirsin, soruma cevap bile vermeye tenezzül etmezsin” diye çıkışır. Bunun üzerine Yahya Efendi şu ibretlik açıklamayı yapar:
“Sultanım! Bir devlette zulüm yayılır, haksızlık çoğalır da insanlar ‘neme lazım’ diyerek yüz çevirirse; bilenler susar, doğruları söylemezse; fakirlerin, mazlumların feryadı göğe yükselir de kimse duymazsa; işte o zaman o devletin sonu görünmeye başlamıştır. Hazinesi boşalır, halkın devlete güveni sarsılır, hürmet kaybolur, asayiş bozulur. Devletleri yıkan, çoğu zaman düşman orduları değil; vicdanların susmasıdır.”
Asırlar geçse de bu sözlerin eskidiğini söylemek mümkün değildir. Çünkü medeniyetler çoğu zaman büyük savaşlarla değil, küçük ihmallerin birikmesiyle çöker. Birinin görmezden geldiği yanlış, başkasının cesaretine dönüşür. Bir gün ayıplanmayan davranış, ertesi gün örnek alınmaya başlanır. Böylece istisna olan, zamanla kural hâline gelir.
Toplumu ayakta tutan kanunlardan önce vicdandır; cezadan önce hayâdır; denetimden önce ise görgüdür. Görgünün kaybolduğu yerde kabalık, edebin kaybolduğu yerde hoyratlık, sorumluluğun kaybolduğu yerde ise “neme lâzım” anlayışı hüküm sürer.
Bu yüzden mesele yalnızca kötü örneklerin çoğalması değildir. Asıl mesele, onların normalleşmesidir. Çünkü kötülük normalleştiğinde, iyilik cesaret ister hâle gelir. Bir toplumun geleceğini belirleyen, yanlış yapanların sayısından çok; doğruyu bilenlerin suskunluğudur. Ve belki de bugün yeniden hatırlamamız gereken en eski ikaz şudur:
Bir toplumu yıkan, kötülüğün varlığı değil; iyilerin “neme lazım” demesidir.
Hoşça bakın zatınıza…