Toprağa tohum ekmek ile toprağa cansız bir direk dikmek arasındaki devasa ontolojik fark, "yetiştirmek" ile "yerleştirmek" arasındaki uçurumun ta kendisidir. Cansız direk kısa vadede sınır çizer, gölge verir ama meyve vermez; zamanın ve iklimin yıpratıcılığına karşı dirençsizdir, er geç çürür. Tohum ise kendi köklerini salar, toprağa tutunur, direnir ve en nihayetinde toplumu besler.

İslam siyaset düşüncesinin kalbinde "emanet" ve "ehliyet" (liyakat) mefhumları atar. Nisa Suresi 58. ayet, emanetleri ehline vermeyi mutlak bir emir olarak sunarken, makam ve mevkileri ele geçirilecek birer "ganimet" değil, kıyamete dek hesabı sorulacak ağır bir “mesuliyet” olarak tanımlar. Tarihimize baktığımızda, medeniyetimizin yükseliş çağları "adam yetiştirme" mefkûresinin, yani insanı ahlaki ve zihni olarak inşa/ihya etme süreçlerinin zirveye çıktığı dönemlerdir. Ahilik teşkilatından Enderun mektebine kadar uzanan çizgi, insanı bir makama hazırlarken önce onun şahsiyetini dokumayı hedeflemiştir. Buna mukabil Osmanlı'nın idari çözülüşü; Nizamülmülk'ün Siyasetname'sinde ya da Koçi Bey'in Risale'sinde (örnekler artırılabilir) feryatla dile getirildiği üzere, ehliyetin yerini iltimasın (adam kayırmanın) ve rüşvetin almasıyla başlamıştır.

Türkiye’nin modern siyasi sosyolojisine baktığımızda ise bu kadim krizin biçim değiştirerek kronikleştiğini görürüz. Türkiye'de siyaset, uzun süredir bir "toplumsal inkişaf" ve "insan yetiştirme" sanatı olmaktan çıkmış; devleti, kurumları ve bürokrasiyi fethedilecek bir kale, dağıtılacak bir ulufe mercii olarak gören pragmatist bir "kadrolaşma" yarışına dönüşmüştür. Siyasi partiler, ideolojik gruplar veya çeşitli yapılar, kendi mefkûrelerini yaşatacak nitelikli, erdemli, müstakil düşünebilen, "El-Emin" sıfatına haiz şahsiyetler yetiştirmek yerine; kurumların kilit noktalarına sorgusuz sualsiz itaat edecek "kendi adamlarını" yerleştirmeyi bir beka stratejisi sanmışlardır.

Bu eylemsel körlük, liyakati kabileciliğe, ehliyeti ise biata kurban etmiştir. Neticesinde kurumların hafızası çürümüş, toplumsal adalet duygusu zedelenmiş ve devlet aklı kilitlenmiştir. Makama "yerleştirilen" ancak oranın ahlaki ve entelektüel ağırlığını taşıyacak omurgadan yoksun olanlar, sadece o koltuğu işgal etmekle kalmamış, toplumun geleceğe dair inancını da tahrip etmişlerdir. "Kendi adamını" koruma refleksi, “hakikati koruma” idealinin önüne geçmiştir.

Teorik düzlemde yaşadığımız bu ağır buhran, insanın ontolojik gayesinden koparılıp salt bir "aparat" olarak araçsallaştırılmasının sonucudur. İslam düşüncesinin "yeryüzünün halifesi" ve "eşref-i mahlûkat" olarak onurlandırdığı insan; günümüzün faydacı Türkiye siyaset çarklarında ne yazık ki ideolojik bir aygıta, itaatkâr bir dişliye yahut yalnızca bir oy deposuna indirgenmektedir. Eylemsel düzlemde ise bu marazın tedavisi, siyasal alanı bir "nüfuz ve rant bölüşümü" olmaktan çıkarıp, derhal bir "emanet ve adalet inşası" mecraına dönüştürmekten geçer. Devlet kademelerini kimin zapt edeceği yönündeki o sığ, kabileci kavga; kurumların kurumsal hafızasını ve ahlaki zeminini çürütmekte, hiyerarşiyi ehliyete göre değil, kör bir "bizdenlik" (partizanlık) kriterine göre şekillendirmektedir. Oysa asıl ve elzem olan eylemsel dönüşüm, bu "bizim adam" saplantısından kurtulup; makamların vahametini taşıyacak ahlaki olgunluğa, entelektüel derinliğe ve mesleki kifayete sahip "doğru insanı" yetiştirme davasına adanmaktır. Zira bir toplumu ve devleti içten içe kokuşmaktan koruyacak olan şey liyakatsiz itaatkârların niceliği değil; hakikati ve adaleti her türlü grup aidiyetinin üstünde tutan, hür iradeli ve şahsiyetli insanların niteliğidir.

Unutulmamalıdır ki; kurumlara salt "adam yerleştirmek", sadece bugünü kurtarır, iktidar alanlarını tahkim eder ve siyasi güç odaklarına geçici, aldatıcı bir zafer sarhoşluğu sunar. Bu sahte zaferin uzun vadedeki bedeli ise devlet mekanizmasının felç olması ve liyakat eksikliğinin ürettiği ağır toplumsal krizlerdir. Oysa "adam yetiştirmek", meşakkatli, uzun ve sabır isteyen bir süreç olsa da yarını teminat altına alır, kökleri derinlere inen sarsılmaz bir medeniyet mimarisi kurar.

Bu bağlamda, son yıllarda Türkiye'nin siyasi retoriğini adeta rehin alan "beka" tartışması; sınırları veya koltukları koruyan askeri/politik bir endişeden ziyade, ontolojik ve ahlaki bir varoluş krizi olarak yeniden okunmalıdır. Devletin kilit noktalarına; düşünmeyen, sorgulamayan, hakikati değil amirini önceleyen gölgeler istiflemek, bir devleti yaşatmaz, aksine çöküşünü hızlandırır. Türkiye'nin asıl ve yegâne beka meselesi; çağın amansız rüzgârlarına karşı İslam'ın kadim adalet ahlakı, evrensel hukuk bilinci ve sarsılmaz bir liyakatle durabilecek o dirayetli insanı kendi öz toprağında, özgür ve müstakil bir şahsiyet olarak yeniden yeşertebilmektir.

Tarihin şaşmaz yasasıdır: Devletleri payidar kılan şey sarayların ihtişamı veya kadroların kalabalığı değil, o kadroları dolduran insanların ruhundaki adalet terazisidir. Koltukları işgal ve gasp edenler zamanın rüzgarıyla silinip giderken; zihinleri, kalpleri ve nesilleri ilmek ilmek işleyenler devleti ebedi kılıp toplumu kurtuluşa erdirirler.

***

“Adam yerleştiren koltukları doldurur,
Adam yetiştiren yarınları doğrultur,
Ehliyet terk edilirse toplum içten yok olur,
İnsan yetiştiren millet, sonsuzlukla yoğrulur.”

***