Samoslu Pisagor’un icat ettiği o meşhur adalet kupası/bardağı, fizik kurallarının yaramaz bir cilvesi olmaktan ziyade, insanlığın bitmek bilmeyen ihtiraslarına karşı yontulmuş sessiz bir ihtar niteliğindedir.

Bardağın ortasındaki o ince ve kesin sınır çizgisi ne eksik ne de fazlayı, tam kararında olanı temsil eder. Eğer ihtiras galip gelir de su o çizgiyi bir milim dahi aşarsa, gizli bir sifon mekanizması devreye girer. Bardak sadece fazlalığı dışarı atmaz; içindeki tüm suyu, son damlasına kadar tahliye eder. Tıpkı insanın daha fazlasına sahip olma tutkusunun, elindeki her şeyin yitip gitmesine neden olması gibi…

Pisagor’un Bardağı!

Bu evrensel fıtrat kanununu, İslam düşüncesinin derinlikli adalet tasavvuruyla harmanlayıp Türkiye’nin mevcut toplumsal gerçekliğine tuttuğumuzda, karşımıza çıkan manzara oldukça sarsıcıdır.

İslam düşüncesinde adalet (adl), her şeyi fıtratına uygun yere koymak ve "mizanı" (dengeyi) muhafaza etmektir. Çoğu insan, adaleti genellikle salt bir cezalandırma veya mahkeme salonlarına hapsedilmiş bir prosedür olarak okumaya meyyaldir. Oysa İslam’ın eylemsel ahlakında adalet; öncelikle paylaşımdaki, güçteki ve mülkiyetteki "haddini bilme" meselesidir.

Türkiye’nin toplumsal yapısına baktığımızda, tarihsel olarak "komşusu açken tok yatmamayı" varoluşsal bir eşik kabul eden, ahilik ve vakıf kültürüyle bardağın içindeki suyu daima dengede tutmaya çalışan bir medeniyetin izlerini görürüz. Ancak günümüzün sosyolojik ve ekonomik dönüşümünde, bu diğerkâmlığın yerini yavaş yavaş tahripkâr bir "biriktirme" ve “güç istenci” almıştır. Gelir adaletsizliğinin, liyakatsizliğin ve ranta dayalı hırsın bardağa damlayan her bir fazla damlası, sadece sosyo-ekonomik merdivenin alt basamaklarındakileri ezmekle kalmamakta; gücü ve sermayeyi elinde tutanların da üzerinde durduğu toplumsal umranı (medeniyet zeminini) çürütmektedir.

Pisagor bardağındaki o acımasız sifon mekanizması, toplum biliminde "kutuplaşma", "kurumsal çöküş" ve "güven kaybı" olarak çalışır. Hukuksuzluğun veya eşitsizliğin sınırı aştığı bir düzende, biriken servet ya da tekelci güç kimseye kalıcı bir güvenlik sağlayamaz. Çünkü sınır aşıldığında, toplumun tüm huzuru, aidiyet hissi ve bir arada yaşama iradesi o delikten akıp gider. Kimsenin elinde içilecek bir yudum su kalmaz…

Peki, bu teorik okumanın eylemsel reçetesi nedir?

İslam düşüncesi, bu toplumsal bardağın delinmemesi için "infak" gibi muazzam tahliye supapları kurmuştur. Ancak infak kavramını, modern kapitalist düzende sadece yoksula yukarıdan atılan bir "sadaka" ya da “vicdan rahatlatma” aracı gibi okumak, teorinin içini boşaltmaktır.

Eyleme dökülmesi gereken asıl şey; yapısal ve kurumsal bölüşüm adaletidir. Haksız kazancın ve kayırmacılığın önüne geçecek, fırsat eşitliğini sağlayacak rasyonel ve adil bir hukuk düzeninin inşa edilmesidir. Bardağın sınır çizgisini koruyacak olan şey kişisel lütuflar değil, devredilemez haklardır. Hukukun üstünlüğü, şeffaflık ve denetlenebilirlik, o suyun toplumun bardağında huzurla durmasını sağlayan ahlaki yalıtkanlardır.

Hâsılıkelâm, ihtirasla doldurulan o adalet bardağı taştığında sevinecek hiçbir şey yoktur; zira taşkınlık, yaklaşan yıkımın en net habercisidir. Türkiye’nin bugün her şeyden çok ihtiyaç duyduğu şey; bardağı son damlasına kadar kendi mahallesine, kendi zümresine veya kendi cebine doldurmaya çalışan muhteris ellerden ziyade, suyun herkesin susuzluğunu giderecek o kutlu "mizan" çizgisinde durmasını sağlayacak erdemli ve adil bir akıldır.

Unutulmamalıdır ki; sınırı aşan su hepimizin suyudur ve boşalan bardak, hepimizin kurumuş geleceğidir.

***

“Bir damla ihtiras aşarsa o ince sınırı,

Bozulur kutlu mizan, yitirir toplum yarını,

Daha fazlası derken taşarsa adalet tası,

Dökülür tüm birikim, dinmez kimsenin yası.”

***