İman, insanın yalnızca neye inandığını değil, inandığı şey uğruna nelerden vazgeçebildiğini de gösterir.

Bu sebeple Kur’an’ın iman tasavvuru, hiçbir zaman yalnızca sözlü bir aidiyet üzerine kurulmamıştır. “İman ettik” demenin yeterli sayılmadığı, insanın söylediği sözün hakikatinin hayat içinde sınanacağı daha ilk dönemlerden itibaren açıkça bildirilmiştir.

Ankebût Suresi’nin ikinci ayetindeki soru bunun içindir: İnsanlar yalnızca “iman ettik” demeleriyle bırakılacaklarını mı zannetmektedirler?

Çünkü iman, insanın kalbinde taşıdığı soyut bir kanaat olmaktan çıktığı anda bir bedel üretmeye başlar.

Bazen o bedel maldır.
Bazen makamdır.
Bazen rahatlıktır.
Bazen yalnız kalmayı göze almaktır.
Bazen herkes susarken konuşmak, herkes yönünü değiştirirken yerinde durabilmektir.
Bazen de hiçbir alkış görmeden yıllarca çalışmaya devam etmektir. (Örnekler çoğaltılabilir…)

İslam tarihinin başlangıcı bunun örnekleriyle doludur. İlk Müslümanların hayatını anlamlı kılan yalnızca doğru bir inanca ulaşmaları değildi; ulaştıkları hakikatin hayatlarından bir şey istemesine razı olmalarıydı. Bilâl’in kızgın taşların altında söylediği söz ile Mus‘ab b. Umeyr’in Mekke’nin rahat hayatını arkasında bırakması aynı hakikatin iki farklı görünümüydü. Hicret de sadece bir şehir değiştirme hadisesi değildi. İnsanların evlerini, ailelerini, düzenlerini, alışkanlıklarını ve güvenliklerini geride bırakıp inandıkları hakikat için yeni bir hayat kurmayı göze almalarıydı.

Fakat burada önemli bir ayrım vardır:

İslam, acı çekmeyi kutsamaz. Bedel ödemek, insanın kendisini anlamsız biçimde tehlikeye atması değildir. Müslümanlık, ölümü aramaktan ziyade gerektiğinde rahatından vazgeçerek doğru olanı yaşatmaktır. İmanın bedeli bazen ölmekten çok daha uzun ve yorucu biçimde yaşamaktır: öğrenmek, üretmek, direnmek, örgütlenmek, infak etmek, adaleti savunmak, kurum inşa etmek, çocuk yetiştirmek, hafızayı korumak ve bütün bunları onlarca yıl sürdürebilmektir. (Örnekler çoğaltılabilir…)

Belki de çağımızın en büyük kırılmalarından biri tam burada başladı.

Bedeli olan bir iman anlayışından, konforu bozmayan bir Müslümanlık anlayışına geçildi.

Bugün dünyanın farklı coğrafyalarında Müslüman toplulukların yaşadığı trajedilere baktığımızda, yalnızca zalimin ne kadar zalim olduğunu konuşmak yetmiyor. Gazze’ye bakıyoruz. Arakan’a bakıyoruz. Doğu Türkistan’a bakıyoruz. Bir yerde insanlar evlerinden sürülüyor, bir başka yerde kimlikleri ve inançları baskı altında tutuluyor, başka bir yerde çocukların hayatı savaşın ve kuşatmanın içinde tükeniyor.

Elbette bütün bunların birinci sorumlusu zulmü gerçekleştirenlerdir.

Hiçbir mağdurun uğradığı zulüm, ümmetin kusurları üzerinden açıklanamaz. Bir çocuk öldürüldüğünde mesele o çocuğun veya ailesinin “yeterince güçlü olamaması” değildir; mesele onu öldüren gücün işlediği haksızlıktır.

Fakat zalimin suçunu tespit etmek, geride kalanların sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Asıl soru şudur:

Biz bütün bunlar olurken nasıl bir Müslümanlık inşa ettik?

Acıyı seyreden, birkaç görüntü paylaşıp öfkesini tüketen, sonra gündelik hayatına hiçbir şey olmamış gibi dönen bir Müslümanlık mı?

Gazze için ağlayıp ertesi gün hayatının hiçbir tercihinde Gazze’nin ağırlığını taşımayan bir Müslümanlık mı?

Arakan’ı birkaç haber başlığından bilen fakat on yıllardır süren zulmün tarihini öğrenmeye dahi ihtiyaç duymayan bir Müslümanlık mı?

Doğu Türkistan dediğinde duygulanan fakat ne Çin’in ekonomik gücünü, ne uluslararası sistemi, ne kendi ülkesinin ekonomik bağımlılıklarını, ne de Müslüman dünyanın neden etkili söz üretemediğini araştıran bir Müslümanlık mı?

Belki çağımızın Müslümanı’nın en ağır imtihanlarından biri zulmü görmemek değildir.

Zulmü gördüğü hâlde hayatının hiçbir parçasını değiştirmeden yaşamaya devam edebilmesidir.

Çünkü görüntü çağında vicdanın da tüketim biçimleri ortaya çıktı. Bir görüntü izliyoruz, üzülüyoruz, kızıyoruz, paylaşıyoruz ve içimizde görevimizi yerine getirmiş olmanın küçük rahatlığını hissediyoruz. (İstisnalar ayrı tabi…)

Oysa şahit olmak başka bir şeydir.

Kur’an’ın kullandığı anlamıyla şahitlik, yalnızca bir olayı görmek değildir. Hakikatin yanında durmayı kabul etmektir. Nisa Suresi 135. ayette adalet konusunda insanın kendi aleyhine, anne-babasının veya yakınlarının aleyhine bile olsa hakkın şahidi olması istenir.

Demek ki Müslüman için adalet, kendi kabilesinin çıkarından daha büyüktür.

Bu yüzden Gazze için adalet isteyen bir Müslümanın dünyanın başka bir yerinde zulme uğrayan gayrimüslim için de adalet istemesi gerekir. Çünkü İslam’ın ahlakı yalnızca “bizimkiler” zulme uğradığında çalışan kabilesel bir ahlak değildir. Maide Suresi 8. ayetin ölçüsü son derece ağırdır: Bir topluluğa duyulan öfke bile insanı adaletsizliğe sürüklememelidir.

İşte İslam düşüncesinin çağımıza söylemesi gereken sözlerden biri budur:

Ümmet bilinci, kör bir tarafgirlik değil; evrensel adaletin Müslüman’ca sorumluluğudur.

Fakat adalet istemenin de bir bedeli vardır.

Bazen tüketim alışkanlıklarından vazgeçmektir.
Bazen parasını daha dikkatli harcamaktır.
Bazen güvenilir yardım kuruluşlarına düzenli destek vermektir.
Bazen hukuk öğrenmektir.
Bazen gazetecilik yapmaktır.
Bazen akademisyen olup yaşananları kayıt altına almaktır.
Bazen bir çocuğun eğitim masrafını üstlenmektir.
Bazen diplomasi üretmektir.
Bazen teknoloji geliştirmektir.
Bazen güçlü bir ekonomi kurmaktır.
Bazen insanların unuttuğu bir meseleyi yıllar sonra bile anlatmaya devam etmektir. (Örnekler çoğaltılabilir…)

Çünkü güçsüzlüğü yalnızca silah sayısıyla açıklamak kolaycılıktır.

Bir toplum bilim üretemiyorsa güçsüzdür.
Ekonomisini başkalarına bağımlı hâle getirmişse güçsüzdür.
Doğru bilgiyi yanlış bilgiden ayıramıyorsa güçsüzdür.
Kendi tarihini bilmiyorsa güçsüzdür.
Kurumlarını liyakat yerine sadakat üzerine kuruyorsa güçsüzdür.
Birlik söylemi üretip ortak proje üretemiyorsa güçsüzdür.
Öfkesini planlamaya, duasını emeğe, merhametini kuruma dönüştüremiyorsa güçsüzdür.

Bugün Müslüman dünyanın belki de en büyük trajedilerinden biri budur:

Duygusu çok, sürekliliği az…

Bir felaket meydana geldiğinde milyonlar aynı anda öfkelenebilir. Fakat on yıl boyunca aynı mesele üzerinde çalışan kaç araştırma merkezi kurulmuştur? Kaç hukukçu yetiştirilmiştir? Kaç gazeteci desteklenmiştir? Kaç bağımsız yardım ağı oluşturulmuştur? Kaç üniversite, teknoloji şirketi, düşünce kuruluşu, medya kurumu veya ekonomik yapı uzun vadeli bir ümmet sorumluluğuyla inşa edilmiştir?

Bir medeniyet yalnızca meydanlarda kurulmaz.

Kütüphanelerde de kurulur.
Laboratuvarlarda da.
Fabrikalarda da.
Mahkemelerde de.
Okullarda da.
Aile sofralarında da…

Bugün geldiğimiz noktada “cihad” kavramının da yeniden kendi genişliğine kavuşturulması gerekir. Onu yalnızca savaşla eşitlemek, İslam düşüncesinin büyük bir kavramını daraltmaktır. İnsanın nefsine karşı ahlaki mücadelesi de, cehalete karşı ilim üretmesi de, yoksulluğa karşı servetini paylaşması da, yalana karşı hakikati araştırması da, zulme karşı hukuk ve siyaset üretmesi de büyük bir gayretin parçalarıdır.

Çağın Müslüman’ından istenen şey kontrolsüz öfke değil, disiplinli sadakattir.

Çünkü öfke birkaç gün sürebilir.

Sadakat ise yıllar ister.

Ve gerçek bedel çoğu zaman tam burada başlar.

Bir gece boyunca slogan atmak kolaydır; yirmi yıl boyunca nitelikli insan yetiştirmek zordur. Bir görüntünün altında öfkelenmek kolaydır; maaşının belirli bir kısmını yıllarca mazlumlara ayırmak zordur. Bir ülkeye kızmak kolaydır; o ülkeye olan ekonomik, teknolojik ve fikrî bağımlılığı azaltacak üretimi gerçekleştirmek zordur. (Örnekler çoğaltılabilir…)

Belki bu yüzden çağımızda iman bütünüyle kaybolmadı; fakat kimi zaman bedelsizleştirildi.

Kimliğimiz kaldı, sorumluluğumuz zayıfladı.

“Ümmet” kelimesi kaldı, “kardeşlik” iradesi zayıfladı.

Dua kaldı, fakat duanın ardından gelmesi gereken hazırlık eksildi.

Öfke kaldı, fakat strateji eksildi.

Kalabalıklar kaldı, fakat kurumlar eksildi.

Oysa İslam tarihinde sabır hiçbir zaman hareketsizlik anlamına gelmedi. Sabır, beklemek değil; doğru yerde kalabilme iradesiydi. Hicret kaçış değil, yeniden kuruluştu. İnfak fakirleşmek değil, insanın mal üzerindeki köleliğini kırmasıydı. Tevekkül sebepleri terk etmek değil, sebepleri sonuna kadar yerine getirdikten sonra sonucu ALLAH’a bırakmaktı.

Bugün yeniden öğrenmemiz gereken şey belki de budur.

Gazze’nin bizden istediği yalnızca üzülmemiz değildir.

Arakan’ın bizden istediği yalnızca hatırlanmaktır değildir.

Doğu Türkistan’ın bizden istediği yalnızca birkaç cümlelik öfke değildir.

Bütün bu ve diğer acılar, Müslüman zihne daha ağır bir soru yöneltiyor:

“İnandığını söylediğin hakikat, hayatının hangi kısmına mâl oldu?”

Hiçbir şeyine mâl olmadıysa insanın kendisini sorgulaması gerekir.

Uykundan mı verdin?

Malından mı?

Zamanından mı?

Mesleğinden mi?

Bilginden mi?

Konforundan mı?

Çocuğunu yetiştirirken ona yalnızca iyi bir kariyer değil, sorumluluk bilinci de vermeye çalıştın mı?

Yaşadığın toplumda adaletin, merhametin ve doğruluğun güçlenmesi için taş üstüne taş koydun mu?

Çünkü ümmet, yalnızca aynı kıbleye dönen insanların toplamı değildir.

Ümmet, birbirinin yükünü hisseden insanların ahlaki birlikteliğidir.

Ve belki çağımızın Müslüman’ının yeniden hatırlaması gereken hakikat şudur:

İman bir aidiyet kartı değildir.

İman, insana yön veren bir yükümlülüktür.

Bazen seni kalabalıktan ayırır.

Bazen kazancından eksiltir.

Bazen rahatını bozar.

Bazen yıllarca sonuç alamayacağın bir iş için çalışmaya mecbur eder.

Fakat zaten inanmanın bedeli de budur.

Bize düşen, acıyı romantikleştirmek veya ölümü kutsamak değildir. Bize düşen, yaşayanların İnsanca ve İslam’ca yaşayabilmesi için güçlü, adil, bilgili, üretken ve merhametli bir ümmet inşa etmektir.

Bugünün mazlumlarının bizden beklediği kahramanca cümleler değil; yarın yeniden aynı çaresizliği yaşamayacak bir dünya kurabilecek iradedir.

Çünkü tarih yalnızca zulmedenleri yazmayacak.

Zulüm olurken görenleri de yazacak.

Konuşanları da,

Susanları da,

Elinden geleni yapanları da,

Elinden gelenin ne olduğunu hiç araştırmayanları da…

Ve bir gün bütün gürültüler sustuğunda, geriye belki tek bir soru kalacak:

Biz gerçekten inanmış mıydık, yoksa yalnızca kendimize Müslüman diyorduk?

Herkesçe malumdur ki; imanın cevabı dilde verilir lakin ispatı hayatta görünür….

Allah (c.c) bizi her daim doğru konumda sabitkadem duranlardan eylesin. Amin...

***

“Mazlum can verirken sustu nice diller,
İman sözde kaldı, rahatı seçti gönüller.
Bir gün tarih sorar: ‘Ne verdin bu uğurda?’
Bedelsiz inanç değil, bedel ister hakikatler…”

***