“Bir ateş düştü vatana, yüreklerde kor kalmadı,
Bir yara açıldı ümmette, sızlayacak yer kalmadı.
Tarih sustu, hafıza sustu, maziden eser kalmadı,
Ey gönül, uyan artık; ölmeden önce gün kalmadı.

Tıpta temel bir kural vardır: Bir canlının sinir sistemi hasar görmüşse, bedenin ateşe, kesiğe veya zehre karşı vereceği o ani, o hayati tepki ortadan kalkar. Ateş cildi kavurur, ancak beyin acıyı hissetmediği için el geri çekilmez. Beden, kendi yok oluşunu sessiz bir kabullenişle izler. Bugün sosyolojik ve kültürel bağlamda aynaya baktığımızda gördüğümüz manzara, tam olarak bu nörolojik iflasın toplumsal ölçekteki yansımasıdır: Millî refleksleri alınmış, uyuşturulmuş bir millet ve paramparça edilmiş bir ümmet…

Meseleye geniş mercekten, İslam ümmeti üzerinden baktığımızda karşımıza trajik bir "hissizlik" tablosu çıkar. Kadim bir medeniyet tasavvuru, "Bir uzvu ağrıdığında diğer uzuvları da uykusuzluk ve ateşle ona iştirak eder" şiarıyla inşa edilmişken; bugün coğrafyanın bir ucundaki yangın, diğer ucunda ancak ekranlardan izlenen, birkaç günlüğüne konuşulup sonra dijital çöplüğe terk edilen sıradan bir habere dönüşmüştür. İşgal, sadece sınır boylarında veya gökyüzünden yağan bombalarla yapılmamıştır. Asıl işgal, zihinlerde ve kalplerde gerçekleşmiş; ümmetin "ortak acı çekme" ve "ortak tepki verme" refleksi, küresel kültür endüstrisinin ve tüketim çılgınlığının sunduğu anestezik maddelerle uyuşturulmuştur. Kendi derdine düşmüş, tarihsel misyonunu unutmuş, suni sınırlarla sadece toprağı değil, hafızası da bölünmüş bir yığın kalabalık… Acıyı hissetmeyen bir bedenin yarayı iyileştirmesi mümkün müdür?

Bu uyuşukluğun merkez üssünde ise, asırlarca bu coğrafyanın kalkanı ve kılıcı olmuş, ümmetin onurunu kendi omuzlarında taşımış Türkiye yer almaktadır. Anadolu, tarih boyunca hiçbir zaman sadece bir toprak parçası olmamıştır; o, bir varoluş kalesidir. Ancak bugün Türkiye, kendi iç dinamiklerinde çok daha sinsi bir çözülme ile karşı karşıyadır. Çanakkale'de, İstiklal Harbi'nde ve daha nice şanlı zaferde en olmaz denilen anlarda şaha kalkan o muazzam "millî refleks", yerini tuhaf bir tepkisizliğe bırakmıştır.

Toplum, kendi dilinin yozlaşmasına, aile yapısının çözülmesine, sokaklarının kültürel bir istilaya uğramasına karşı o onurlu savunma mekanizmasını işletememektedir. Algı yönetimi ve dijital illüzyonlar öylesine güçlüdür ki, millet suni krizlere, magazinel polemiklere veya sanal dünyanın yapay gündemlerine devasa tepkiler verirken; kendi tarihsel kimliğini, ahlaki zeminini ve bağımsızlık şuurunu tehdit eden asıl tehlikeler karşısında derin bir sükût içindedir. Reflekslerimiz alınmamış, sadece yön değiştirmiş ve yozlaştırılmıştır. Kendi medeniyet köklerimize yabancılaşırken hissetmediğimiz o acı, aslında toplumsal nekrozun (doku ölümünün) başladığı yerdir.

Bu uyuşma hali bir kader değildir; sistematik bir kültürel amnezinin (hafıza kaybının) sonucudur. Geçmişiyle bağı koparılan, aidiyet duygusu zedelenen ve sadece "anı tüketmeye" programlanan her nesil, bu uyuşukluğa atılmış yeni bir düğümdür.

Çözüm, yeniden "acı duyabilmekte" gizlidir. Zira acı, hayatta olduğumuzun, henüz ölmediğimizin en somut delilidir. İslam dünyasının ve hassaten Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu şey; ne yeni ideolojik kamplaşmalar ne de hamasi sloganlardır. İhtiyacımız olan; silkinip kendimize gelmek, bizi biz yapan ruh köklerimize dönmek ve uyuşan sinir uçlarımızı tarihi, ilmi ve ahlaki bir dirilişle yeniden canlandırmaktır.

Acıyı hissetmekte geciktiğimiz her an, bedenden bir parça daha eksilmektedir.

Peki, ruhumuzu saran bu derin uykudan uyanmak için, tarihin sillesinin daha ne kadar ağır olması gerekmektedir?

***

“Zulmü görüp engellemeyen,
haksızlığı görüp öfkelenmeyen,
emaneti çiğneyip utanmayan,
geçmişini bilmeden geleceğe yürüyen
bir neslin kalabalığı
millet olmaya yeter mi?

Ey bu toprağın evladı,
sana öfke değil, şuur gerek.

Çünkü öfke diner.
Şuur kalır.

Slogan unutulur.
Ahlâk kalır.

Söz uçar,
eser kalır.

Kalabalık dağılır,
millet kalır.

Zaman geçer,
isimler unutulur,
ama imanla taşınan mesuliyet kalır.

Ve insan ölür,
fakat uğruna yaşadığı hakikat kalır.

Vesselam…”

***