İnsanı şerefli ve en güzel şekilde yaratan Allah-ü Teâlâ, insana sayısız nimetler bahşetmiştir. Kur’an-ı Kerim’de “Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışsanız sayıp bitiremezsiniz” (Nahl Sûresi, 18) buyrulmaktadır. Elbette, Allah-u Teâlâ’nın insana bahşettiği nimetler saymakla bitirilemez. Ancak dört nimet vardır ki, bunlar insanda tam olduğu zaman dünya ve ahirette mutlu olur; eğer bu dört nimet bir insanda eksikse hayatı hep eksik olur, aslâ mutlu olamaz.
Önceki yazıda dört büyük nimetten “iman nimeti ve sağlık nimeti”nden bahsetmiştik. İnsana bahşedilen diğer iki nimet ise “aile ve çocuk” nimetidir. Ancak, “huzurlu bir aile ile hayırlı bir evlat” olursa nimet olur, yoksa huzursuz ailenin ve hayırsız bir evladın insan için huzur değil, sıkıntı getireceği muhakkaktır.
HUZURLU AİLE
İslâm’ın en önem verdiği ve teminat altına aldığı konulardan birisi hiç şüphesiz neslin korunmasıdır. Bundan dolayı İslâm dini, aile müessesesini toplumun temel taşı görmüş, aileyi ifsada yönelik bütün hareketleri yasaklamıştır.
İslâm, evlilik müessesesiyle temiz bir toplum inşa ederken, zinayı, livatayı ve her türlü sapkınlığı yasaklar. Sadece zinayı yasaklamakla kalmaz, zinaya giden yolları kapatmak için kendisine haram olan karşı cinse karşı şehvetle bakmayı yasaklar.
Kur’an-ı Kerim’de, “Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar” (Nur Sûresi, 30) ve “Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar” (Nur Sûresi, 31) ayetleriyle mahremi olmayan karşı cinsi bakışlarıyla rahatsız etmeyi yasaklayan İslâm dini, harama giden yollara set çekmiş ve her türlü azgınlığın önüne geçmiştir.
Kur’an-ı Kerim’de, “Zina eden kadınla zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız bunlara Allah’ın dinini tatbik hususunda acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir zümre de bunların azabına bu cezalarına şahit olsun” (Nur Sûresi, 2) buyrularak zina eden bekârlar için yüz değnek cezası, evliyken zina edenlere ise “recm” cezası getirilmiştir.
Günümüzde LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel ve transgender) adlarıyla meşrulaştırılmaya çalıştırılan fiil, İslâm’a göre tam bir sapkınlıktır. İslâm’da zina ve fahişelik nasıl menedilmişse livâta (oğlancılık, ibnelik, homoseksüellik, eşcinsellik) ve “sevicilik” diye tabir edilen “lezbiyenlik” de menedilmiştir.
İslâm’da gerek kadının kadınla ilişkisi sevicilik/lezbiyenlik, gerekse erkeğin erkekle ilişkisi livâtanın/homoseksüelliğin haram olduğunda ve büyük günah olduğunda âlimlerin ittifakı vardır. Livâta, zinadan daha çirkin ve daha kötüdür. Çünkü nikâh akdi kıyılarak İslâm’da meşru birleşme helaldir, ancak livâta için hiçbir meşru yol yoktur.
Gerek aldatma gerekse zina ile aile müessesesinin heder edilmesini yasaklayan İslâm dininde, karı ve koca arasındaki haklara önem verilmiş, ikilinin birbirleri üzerindeki haklara riayet etmesi tavsiye edilmiştir. Böylece gerek dış etkenlerden gerekse için etkenlerden kaynaklanan her türlü tehlikeye karşı tedbir alınarak huzurlu bir aile nimetiyle insanın mutluluğu hedeflenmiştir.
HAYIRLI EVLAT
İslâm dininde aile bir bütün olarak telakki edilmiş, anne, baba ve çocuklardan oluşan ailede haklar buna göre tanzim edilmiştir. Hedef, hayırlı bir evlat nimetiyle mutlu bir ömür sürülmesi olunca, önce evladın anne ve baba hakkına riayeti, sonra anne ve babanın evladına karşı sorumlulukları gelir.
İslâm dininde anne ve babaya itaat etmek farz, onlara isyan etmek ise büyük günah olarak görülmüştür. Hatta, insanların acı, bezginlik ve bungunluk anında karşısındakini üzmemek için kendini tutarak söylediği “öf” kelimesini dahi, anne-babaya karşı sarf etmesi dahi yasaklamıştır.
Kur’an-ı Kerim’de anne babaya itaat ve iyilikteki incelik hatırlatılmakta, onları kıracak en ufak bir hareketin dahi sadır olmaması için dikkat edilerek şöyle buyrulmaktadır: “Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, ana babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘öf’ bile deme; onları azarlama, onlara tatlı ve güzel söz söyle. Onlara merhamet ederek tevazu kanadını ger ve de ki: Rabbim! Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de onlara acı” (İsra Sûresi, 23-24).
Peygamber Efendimiz (s.a.v), anne babaya “öf” bile denmemesi emrini “öf” demekten daha hafif bir tabir olsaydı, şüphesiz Allah (c.c) onu da yasaklardı” buyurarak en güzel şekilde özetlemektedir. Peygamber Efendimiz (s.a.v), anne ve babanın rızasının önemi hakkında ise, “Allah Teâlâ’nın rızası, anne ve babayı hoşnut ederek kazanılır. Allah Teâlâ’nın gazabı da anne ve babayı öfkelendirmek suretiyle celbedilir” (Tirmizî, Birr 3) buyurmaktadır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v), başka bir hadis-i şeriflerinde, “Her doğan çocuk, İslâm fıtratı üzere (temiz ve günahsız olarak, tevhîde meyilli bir sekilde) doğar. Daha sonra anne babası onu (inançlarına göre) ya Hristiyan, ya Yahudî ya da mecûsî yapar” (Buhârî, Cenâiz, 92) buyurarak İslâm fıtratı üzerine doğan çocukların anne ve babasının menfi yahut müspet yöndeki telkin ve eğitimleriyle farklı bir inanca dönüşebileceği uyarısında bulunmaktadır.
Anne ve babanın çocuklarının iyi ve hayırlı evlat olması için göstermesi gereken mücâdelenin önemini vurgulayan Peygamber Efendimiz (s.a.v), “Hiçbir baba çocuğuna güzel ahlâktan daha hayırlı bir mîras bırakmamıştır” (Tirmizî, Birr 33) buyurmaktadır.
Anne ve babanın çocuğunun hayırlı bir evlat olması için verdiği mücâdelenin ne kadar önemli olduğu hakkında ise şöyle buyurmaktadır: “Kişinin evladını terbiyeye etmesi, (her gün) bir sa’ (bir ölçü) sadaka vermesinden daha hayırlıdır” (Tirmizî, Birr 33).
Fıtrat üzere yetiştirelen hayırlı evladın, dünyadaki nimetinin yanında anne ve babası öldükten sonra da hayrının devam etmesi hakkında Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmaktadır: “İnsanoğlu öldüğü zaman bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i câriye (faydası devam eden hayır), kendisinden istifade edilen ilim, arkasından kendisine dua eden hayırlı evlat” (Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî).