Bazı felaketler yalnızca öldürmez; insanın hakikat karşısındaki yerini de açığa çıkarır.
Gazze, çağımızda böyle bir imtihana dönüştü.
Bir tarafta evleri, aileleri, çocukları, gelecekleri vahşice ellerinden alınan insanlar; diğer tarafta onların acısı üzerinden konuşan, görünürlük kazanan, itibar devşiren, siyasi mevzi tahkim eden, ticari kazanç sağlayan yahut kendi vicdanını sergileyen kalabalıklar var.
Bu sebeple bugün üzerinde durulması gereken mesele yalnızca “Gazze için kim ne söyledi?” değildir.
Daha ağır bir soru sormak gerekir:
“Gazze kimlerin yarası, kimlerin sermayesi oldu?”
Çünkü bir mazlumun acısından haberdar olmak başka, onun acısını kendine basamak yapmak başkadır.
İslam inanıcında mazlum, kullanılacak bir nesne değildir. Mazlumun hakkını savunmak, insanın kendisini göstereceği bir sahne değil; bilakis nefsini geri çekeceği bir kulluk alanıdır. Kur’an’ın adalet çağrısı tam da burada insanı zorlar: Adalet, yalnızca sevdiğimiz insanlara karşı merhamet göstermek değil, kendi çıkarımızı, öfkemizi ve aidiyetimizi aşarak hakkın yanında durabilmektir. “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin” buyruğu, Müslüman ahlâkının en çetin ölçülerinden biridir.
Fakat çağımızda hakikat bile pazarlanabilir hâle geldi.
Gazze’nin görüntüleri milyonlarca kez izlendi. Yıkılmış evler, kan içindeki çocuklar, enkaz başındaki anneler, sakat bırakılan insanlar, cenaze taşıyan babalar dünyanın ekranlarına düştü, düşmeye de devam ediyor. Bir taraftan bu görüntüler insanlığın şahitliği için elbette önemlidir. Zulmün görünür olması, onu gizleyen düzenlere karşı bir dirençtir. Fakat tam burada ince bir ahlâk çizgisi başlar: Mazlumun sesini duyurmakla onun acısını tüketmek arasında çok küçük ama çok önemli bir mesafe vardır.
- Bir çocuğun ölümü, bir insanın takipçi kazanmasının aracı hâline geliyorsa orada bir problem vardır.
- Gazze hakkında konuşmak bir şahsın politik kariyerine yatırım oluyorsa orada bir problem vardır.
- Boykot çağrısı yapan bir kişi, aynı hassasiyeti hayatının hiçbir ekonomik tercihinde göstermiyorsa orada bir problem vardır.
- Filistin kelimesi bir ürünün, bir markanın, bir hesabın, bir grubun ya da bir hareketin reklam yüzüne dönüşmüşse orada da durup düşünmek gerekir.
Çünkü mazlumun hakkını savunmak ile mazlumun hikâyesini kullanmak aynı şey değildir.
İslam tarihinde bunun karşılığı yalnızca “riya” kavramıyla açıklanamaz. Riya, en yalın tabiriyle amelin insanlar tarafından görülme arzusuyla kirlenmesidir. Fakat burada daha kapsamlı bir hastalık vardır: Mukaddes olanı menfaate dönüştürmek…
Kur’an, dini çıkar aracı hâline getirenleri defalarca eleştirir. İlahi hakikatin “az bir bedel karşılığında satılması” yalnızca geçmiş ümmetlere ait bir ahlâki hastalık değildir. Her çağda başka biçimlerde ortaya çıkar. Bir dönemde dinî makam üzerinden, bir dönemde fetva üzerinden, bir dönemde siyasi meşruiyet üzerinden; bugün ise bunların yanında kimi zaman sosyal medya, görünürlük, yardım kampanyası, propaganda, marka kimliği veya ideolojik aidiyet üzerinden…
Gazze de bu tehlikeden azade değildir.
Bir insan Filistin bayrağını profil fotoğrafına koyabilir. Bir siyasetçi meydanda Gazze için konuşabilir. Bir şirket reklam kampanyasında Filistin’e destek mesajı verebilir. Bir kanaat önderi her gün Gazze üzerine konuşabilir. Bunların hiçbiri tek başına kötü değildir.
Asıl soru şudur:
“Bunun bedeli nedir?”
Çünkü samimiyetin en önemli alametlerinden biri ödenilen bedeldir.
Hiçbir bedel ödemeden kahraman görünmek kolaydır. Kalabalığın alkışladığı yerde Gazze’den söz etmek kolaydır. Fakat ekonomik çıkarın zarar gördüğünde ne yaptığın, siyasi çevren rahatsız olduğunda ne söylediğin, dostların seni yalnız bıraktığında hangi tarafta durduğun, işin ve konforun tehlikeye girdiğinde adaletten ne kadar vazgeçtiğin asıl ölçüdür.
İslam tarihi, bedel ödemeyen sözlerin değil, bedel ödeyen şahitliklerin tarihidir.
- Hz. İbrahim’in (as) tevhidi, Nemrud’un/zulmün karşısında bir fikir beyanı değildi; ateşi göze almaktı.
- Hz. Musa’nın (as) adalet çağrısı, sarayın güvenli koridorlarında yapılmış bir konuşma değildi; Firavun’un/zulmün karşısına dikilmekti.
- Hz. Peygamber’in (sav) Mekke’deki tebliği, toplumun hoşuna giden bir ahlâk konferansı değildi; ekonomik boykot, sosyal tecrit, hakaret, işkence ve ölüm tehdidi altında sürdürülmüş bir mücadeleydi.
- Hz. Hüseyin’in (ra) Kerbelâ’daki tavrı da yalnızca zalim bir yöneticiye yönelik siyasi bir itiraz değildi; hakkın, can pahasına dahi olsa iktidarın emrine verilemeyeceğinin ilanıydı.
Bu geleneğin bize öğrettiği temel hakikatlerden biri şudur:
“Mücadelenin değeri, onun üzerinden ne kazandığımızla değil; onun uğruna nelerden vazgeçebildiğimizle anlaşılır.”
Bugün Gazze üzerinden büyük cümleler kurup hiçbir alışkanlığını değiştirmeyen Müslümanların da bu ölçüyü kendilerine sorması gerekir.
Çünkü mesele yalnızca büyük şirketler, siyasetçiler veya sosyal medya fenomenleri değildir.
Gazze’nin “ekmeğini yemek” bazen para kazanmak anlamına gelir; fakat her zaman değil.
- Bazen itibar kazanmaktır.
- Bazen cemaat içinde yer edinmektir.
- Bazen takipçi toplamaktır.
- Bazen “duyarlı Müslüman” kimliği inşa etmektir.
- Bazen başkalarını yargılamak için Gazze’yi ahlâki sopa olarak kullanmaktır.
- Bazen kendi günahlarımızla/eksikliklerimizle hesaplaşmamak için uzak coğrafyalardaki zulüm karşısında öfkelenmektir.
İnsan nefsi son derece mahirdir. İbadetten bile kendine pay çıkarabildiği gibi mazlumdan da kendine pay çıkarabilir.
İşte bu nedenle Gazze meselesi yalnızca siyasi bir bilinç değil, aynı zamanda ciddi bir nefis muhasebesi gerektirir.
“Ben Gazze için ne yaptım?” sorusu önemlidir.
Fakat bundan önce şu soru sorulmalıdır:
“Gazze için yaptığımı veya söylediğim şeylerin ne kadarı gerçekten Gazze içindi?”
Bu soru rahatsız edicidir, etmelidir de… Çünkü İslam’ın ahlâk anlayışı, insanın kendisini sürekli haklı hissetmesine izin veren bir ahlâk anlayışı değildir. Niyetin sorgulanması tam da bunun içindir.
Dahası, Gazze’ye karşı duyarlılığı yalnızca tüketim tercihlerine indirgemek de ciddi bir sığlaşmadır.
Bir ürün almadığında görevini tamamladığını düşünmek kolaydır. Oysa boykot, şayet bilinçli ve etkili biçimde uygulanıyorsa ancak araçlardan biridir. Müslümanın vazifesi sadece tüketmemek değil; üretmek, güçlenmek, dayanışmak, kurum inşa etmek, bilgi üretmek, ekonomik bağımlılığı azaltmak ve uzun vadeli bir medeniyet tasavvuru geliştirmektir. Çünkü sürekli başkalarının ürettiği teknolojiyi kullanan, başkalarının kurduğu finans sisteminde hareket eden, başkalarının haber ağından dünyayı öğrenen, başkalarının diplomatik düzenine mahkûm yaşayan bir ümmetin yalnızca öfkeyle bağımsızlaşması/zulümleri ortadan kaldırması mümkün değildir.
Gazze bu nedenle bize yalnızca zulmü göstermiyor.
“Müslüman âleminin içine düştüğü acizliği de gösteriyor.”
Milyarlarca insanın öfkesi, eğer kurumsal kapasiteye dönüşmüyorsa tarih üzerinde sınırlı bir etki bırakır. Dua değerlidir; fakat duanın yanına tedbir koymak İslam’ın sünnetidir. Öfke değerlidir; fakat öfkenin yanına akıl koymak gerekir. Boykot değerlidir; fakat boykot edilen malın alternatifini üretemiyorsan mücadelen bir noktada başkasının ekonomisine geri dönmek zorunda kalır.
Bu nedenle Gazze adına gerçekten bir şey yapmak isteyenlerin, “bugün hangi ürünü satın almamalıyım?” sorusunun ötesine geçerek şunları düşünmesi gerekir:
- Hangi kurumları kurmalıyız?
- Hangi bilim alanlarında güçlenmeliyiz?
- Hangi teknolojileri üretmeliyiz?
- Nasıl bağımsız bir ekonomik kapasite oluşturmalıyız?
- Nasıl nitelikli gazeteciler, hukukçular, diplomatlar, mühendisler, akademisyenler ve devlet adamları genel anlamda insanlar yetiştirmeliyiz?
- Nasıl insanlar arasında toplumsal ahlakı ve kardeşlik bilincini oluşturmalıyız?
- Mazlumlara yapılan yardımları nasıl anlık merhamet hareketlerinden çıkarıp kalıcı kurumlara dönüştürmeliyiz? (Sorular çoğaltılabilir…)
Çünkü Gazze’nin çocuklarına yalnızca gözyaşı borcumuz yoktur.
"Ciddiyet ve eylem borcumuz vardır."
Asıl ahlâki kırılma da burada ortaya çıkar. Bir toplumun acısını sürekli konuşup o acının doğmasına imkân veren güç ilişkilerini değiştirmek için hiçbir şey inşa etmemek de bir tür tüketimdir.
- Acıyı tüketmek.
- Öfkeyi tüketmek.
- Gözyaşını tüketmek.
- Görüntüleri tüketmek.
- Haberleri tüketmek.
- Sonra başka bir gündem geldiğinde oraya geçmek…
Filistin’in yakın tarihi bunun sayısız örneğini gördü. Dünyanın ilgisi kimi dönemlerde yoğunlaştı, sonra azaldı. Yeni savaşlar, yeni krizler, yeni seçimler, yeni gündemler geldi. Fakat oradaki insanların hayatı bir “gündem” olmaktan hiçbir zaman çıkmadı. Onlar için mesele trend değildir; hayattır.
Bu yüzden Gazze’yi savunmak isteyen bir Müslüman’ın ilk ahlâki vazifelerinden biri, Filistinliyi kendi hikâyesinin figüranı yapmamaktır.
- Filistinli, bizim kahramanlık hissimizi beslemek için yaşamıyor.
- Gazze’deki çocuklar bizim vicdanımızı temizlemek için ölmüyor.
- Onların acısı bizim siyasi gruplarımızın birbirini dövmesi için bir mühimmat değildir.
- Onların ölümü bizim sosyal medya kimliğimizin dekoru değildir.
Mazlumun onurunu korumak, mazlumun hakkını savunmak kadar önemlidir.
Ve belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, Gazze hakkında daha fazla konuşmaktan önce Gazze karşısında daha sahici bir ahlâkî şuur ile harekete geçmektir.
- Gösterişten uzak yardım,
- Hesap vermeye açık kurumlar,
- Sürdürülebilir ekonomik dayanışma,
- Bilinçli tüketim,
- Nitelikli eğitim,
- Hukuki mücadele,
- Diplomatik baskı, askeri müdahale.
- Doğru haberin yayılması,
- İslam dünyasında bilimsel ve ekonomik kapasitenin artırılması,
- Ahlak ve maneviyatın toplumda hayat bulması,
- Ve bütün bunlardan önce, insanın kendi nefsini sorgulaması… (Çoğaltılabilir…)
Çünkü Gazze üzerinden kazanç sağlayanlardan bahsederken insanın en kolay yaptığı şey parmağını başkasına uzatmaktır. Oysa İslam ahlâkı parmağın bir kısmını da insanın kendi göğsüne çevirmesini ister.
Başlıkta işaret edildiği gibi sorulması gereken en ağır sorulardan biri de şudur:
“Gazze’nin ekmeğini kim yiyor?”
- Savaş üzerinden para kazananlar mı?
- Mazlumların görüntülerinden siyasi sermaye üretenler mi?
- Acı üzerinden sosyal ve geleneksel medya da görünürlük sağlayanlar mı?
- Bağışları istismar edenler mi?
- Filistin’i reklam unsuruna dönüştürenler mi?
Elbette bunların her biri hesaba çekilmelidir.
Ama mesele burada bitmez.
Gazze’yi konuşup hayatında hiçbir şey değiştirmeyenler de kendilerini sorgulamalıdır.
Gazze’yi yalnızca başkalarını suçlamanın bahanesine dönüştürenler de.
Gazze için ağlayıp kendi çevresindeki/ülkesindeki haksızlığa sessiz kalanlar da.
Filistin adına adalet isteyen fakat kendi işçisine, eşine, çocuğuna, komşusuna veya çalışanına zulmedenler de.
Çünkü adalet coğrafyaya göre değişmez!
Bir insan Gazze’deki zulme karşı olup kendi hayatında zalim olamaz.
İslam’ın istediği şey bir “Filistin Hassasiyeti”nden daha büyüktür.
İslam’ın istediği şey adalet sahibi insanların birleşerek harekete geçmesidir.
Gazze bugün bize yalnızca zalimleri göstermiyor. Bizi de kendimize gösteriyor.
Kimin samimi olduğunu, kimin gösteri yaptığını; kimin bedel ödediğini, kimin kazanç sağladığını; kimin mazlumun yanında durduğunu, kimin mazlumun omzuna basarak yükseldiğini tarih zamanla ayıracaktır.
Fakat mümin için asıl mahkeme tarihin mahkemesi değildir.
Daha büyük bir hesap vardır.
Ve o hesapta belki de insana şu soru sorulacaktır:
“Acıyı mı yüklendin yoksa acıya yük mü oldun?”
Gazze’nin ekmeğini yiyenlerle Gazze’nin yükünü omuzlayanlar arasındaki fark tam olarak burada başlayacaktır.
***
“Gazze yanar, göğe yükselir duman,
Bir çocuk susar, susar bütün cihan.
Kimi duasıyla yük olur yaraya,
Kimi o yaradan çıkarır kendine paya.
Mazlumun kanı vitrin değildir,
Acısı alkışa teslim değildir.
Dava dediğin sözle büyümez yalnız,
Bedel ödemeyen yürek, şahit değildir.
Bir gün diner belki bombaların sesi,
Kalır geriye vicdanın muhasebesi.
O gün sorulur: “Neredeydin?” diye,
Kimi yük taşıdı, kimi yedi ekmeğini…”
***