İnsan, hakikatin o sarp ve tekinsiz yokuşlarında nefes nefese kalmaktansa, alışkanlıkların düzlüklerinde adımlamayı seçen bir varlıktır. Doğası gereği, zihnini kanatan şüphelerden kaçar; yanılgılarına meşruiyet katan, ezberlerini onaylayan o konforlu yankı odalarına sığınır. Çünkü insanın kendi fikirleriyle sahici bir yüzleşmeye girmesi, aslında ruhunu çırılçıplak karşısına alıp onunla hesaplaşmasıdır ki bu, dış dünyadaki devasa kaosu izlemekten çok daha ürkütücüdür.

Felsefe tarihinin Atina sokaklarında hantal gövdeleri dürtmek için aradığı o kışkırtıcı "at sineği" mecazı, İslam’ın irfan geleneğinde "tahkik" ve "muhasebe" olarak vücut bulur. Bilgiyi bir tahakküm aracı değil, bir idrak ve arınma serüveni olarak gören bu kadim tasavvur, insanı en başta kendi gaflet uykusundan uyandırmayı hedefler. Zira cehaletin en koyu, en tehlikeli evresi olan cehl-i mürekkep (katmerli cehalet) tam da burada; insanın bilmediğini dahi bilmemesi ve kibrinin tahtına kurularak kendi noksanlığından emin olmasıyla başlar.

Kur’an-ı Kerim’in şiddetle reddettiği "ataların yolu"na (geleneğin körü körüne taklidi) duyulan o arkaik bağlılık, bugün kitlelerin tasdik ettiği yalanları hakikat belleyen modern bir sürü psikolojisine evrilmiştir. Herkesin sustuğu bir adaletsizliğin meşru, ısrarla tekrarlanan bir yanlışın haklı sayıldığı bu zihin tutulmasında; o ataleti yırtacak, hakikatin hatırını halkın hatırından üstün tutacak bir sese ihtiyaç vardır. Bu ses, konforlu yalanların kalbine sarsıcı gerçekleri şaşmaz bir ok gibi saplar. Uyuşmuş zihinler için kendisini sarsan bu el, ilk anda daima bir düşman gibi görünür.

Oysa İslam’ın ahlak inşasında dostluk ve erdem, insanın kibrini okşamakta değil, onu yuvarlandığı uçurumun kenarından çekip almakta aranır. Hz. Ömer’in, "Bana ayıplarımı hediye edene Allah rahmet etsin" şeklindeki o muazzam niyazı, sarsılmaya ve eleştiriye duyulan yüce tahammülün özetidir. Bizi sorgulayanı kibre yormak, farklı düşüneni aforoz etmek işin kolayıdır. Zor ve kıymetli olan, karşımıza geçip "Ya yanılıyorsan?" diyebilen o vicdanlı sesin önünde egomuzu yutabilmektir. Hayatımızdaki insanların kıymeti de bizi ne kadar onayladıklarıyla değil, bizi ne ölçüde kendi karanlığımızla yüzleştirdikleriyle ölçülmelidir.

Ancak bu hakikat arayışı salt toplumsal bir itiraz değil, her şeyden önce deruni bir meseledir. Zira asıl "Atina", asıl uyandırılması gereken belde insanın kendi içindedir. Zamanla doğrularımızın putlaştığı, alışkanlıklarımızın karakter kisvesine büründüğü o içsel düzlükte, nefs-i levvameyi (kendini kınayan ve sorgulayan nefsi) daima uyanık tutmak zorundayız. "Şimdiye dek doğru sandıklarım, yalnızca bana öğretilmiş birer ezberden ibaretse?" sorusunun o mukaddes huzursuzluğuna talip olmalıyız. Çünkü bu huzursuzluk, ruhu kemiren bir hastalık değil; aksine, çürümeye yüz tutmuş bir kalbin diriliş alametidir.

***

“İnsan bazen huzur değil,
Kendini uyandıran sözü aramalı.
“Ya yanılıyorsan?” diyen ses,
Uyuyan hakikate ışık tutmalı…”

***