Hicri ikinci asırda İslâm âlimleri, hadis, fıkıh ve tefsir gibi ilimleri sınıflandırmaya ve tedvin etmeye başlamıştır. Hicri üçüncü asırda ise İslâmî ilimler, disiplin haline gelmiş, metodolojisi (usulü) belirlenmiş, temel kaynaklar yazılmaya başlanmıştır.
Hicri dördüncü asırda bazı Hanbeli âlimleri “Kitab’a ve Sünnet’e dönüş” iddiasıyla sistemleşmeye başlayan ilimleri ve ilim ehlini eleştirmeye başlamışsa da Hanbeli âlimlerin bir kısmı buna cevap verdiğinden, eleştiriler akim kalmıştır.
Hicri yedinci asra gelindiğinde İbni Teymiye (m. 1263-1328) “Selef akidesini diriltmek, bid’atleri ortadan kaldırmak” gibi iddialarla ortaya çıkmış; Asr-ı Saadet’te olmayan her şeyi bid’at sayarak Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’in zâhirini almanın yeterli olduğunu iddia etmiş, sistemleşen ilimleri ve ekolleri tenkid etmiştir. Ehl-i Sünnet uleması da İbni Teymiye’nin fikirlerine cevap vermiş, tenkidlerde bulunmuştur.
Vehhâbiliğin ortaya çıkışı
Aradan asırlar geçtikten sonra miladi 18’inci asırda Muhammed bin Abdülvehhab (m. 1703-1792)’ın, İbni Teymiye’nin fikirlerini yeni bir forma sokarak yeniden canlandırması ve yaymaya başlamasıyla “Vehhâbilik” adında dini bir grup ve mezhep ortaya çıkmıştır.
Bid’atlerle mücadele adı altında türbeleri yıkmak, mezarları düzlemek ve kabir ziyaretlerini yasaklamak gibi eylemlerle bedevi Araplar arasında etkinliğini artıran Muhammed bin Abdülvehhab, mezhebini yaymak için sadece dini söylemlere değil, siyasi çabalara da girişmiş; Vehhabililik hareketini yaymak için Arap milliyetçiliğini körüklemiş, mezhepsizliği yaygınlaştırmaya çalışmıştır.
Necid bölgesindeki güçlü Arap kabilelerden Suud ailesinin desteğiyle askeri ve siyasi güce ulaşmış, Hicaz bölgesinde istikrarsızlık oluşturmuştur. Böylece dini bir hareket gibi görünen Vehhabilik, askeri gücü olan siyasi bir harekete dönüşmüştür.
Vehhâbi-Suud ittifakıyla gerçekleşen Hicaz bölgesindeki isyan hareketi, büyümeye devam etmiştir. Muhammed bin Suud’un yerine geçen oğlu Abdülaziz, 1803’te Taif’i ele geçirmiş, tekke ve türbeleri yıkıp kitapları yaktırmıştır. Vehhabiler, iki ay sonra Mekke’ye hâkim olarak burada Peygamber Efendimiz (s.a.v), Hz. Ebubekir (r.a), Hz. Ömer (r.a) ve Hz. Ali (r.a)’nin doğduğu evleri ve türbeleri yıkmış; ardından Cidde’ye saldırmış, muvaffak olamayınca Diriye’ye çekilmek zorunda kalmıştır.
Devlet-i Aliyye-i Osmaniye, Rumeli’de Sırp isyanıyla meşgulken, Hicaz bölgesinde fitne çıkartan, Harameyn-i Şerifeyn yani Mekke’deki Kâbe ile Medine’deki Ravza-i Mutahhara’yı istila eden, yağma eden, sahabe türbelerini yıkan, vakıfları talan eden Vehhâbiler, Hicaz bölgesinde etkinliğni artırmıştı.
1808 yılında tahta geçen Devlet-i Aliyye-i Osmaniye’nin otuzuncu sultanı ve doksandördüncü İslâm halifesi Sultan İkinci Mahmud Han, Vehhâbilerin çıkarttığı fitneye kesin çözüm bulmak için Tosun Paşa ve İbrahim Paşa’yı görevlendirmiş, Vehhabi isyanı bastırılmış, isyancılardan Abdullah bin Suud ile dört oğlu, üç kardeşi ve iki yeğeni ile Vehhabi dini önderleri önce Kahire, ardından deniz yoluyla İstanbul’a gönderilmiştir.
Devlet-i Aliyye-i Osmaniye’ye isyan eden, halifeye başkaldıran, Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in türbesini yağmalayan asiler, boyunlarına kalın zincirler ve ellerine takılan kelepçelerle halkın önünde yürütülerek hapse tıkılmış; üç gün boyunca hırsızlık, yağmacılık, isyan (bağy) ve terörizm (hirâbe) suçlarından sorguya çekilmiş; İslâm ceza hukukuna göre idamlarına hükmedilmiştir.
Vehhâbiliğin ilkeleri
Son devrin önemli akâid âlimlerinden Ali Nar Hoca (1938-2015) rahmetullahi aleyh, “İslâm İnancı” adlı eserinde Muhammed bin Abdülvehhab’ın öncülüğünde başlayan ve sonra sistemleşen Vehhâbiliğin ilkelerini şöyle özetlemektedir:
1- Tevhid: Yalnız Allah’a ibadet edildiği gibi, yalnız O’ndan yardım istenir. Şefaat ummak, peygamberler dâhil, büyüklerden istimdatta bulunmak şirktir. Vesile (aracı) câiz değildir; kul ile Allah arasına veli veya nebi giremez. Bu manada mezhep ve tarikat büyüklerine tutunmak da şirk olur.
2- Bid’at: Vehhabilere göre, “Asr-ı Saadet”te yapılmayan, sonradan olan, faydalı da olsa bid’attır ve dine bir ilavedir. Terki gerekir. Bid’atın, “hasene (güzel)” veya “seyyie (kötü)” şeklinde ayrımı yoktur; bütün bid’atlar kötüdür ve terk edilmelidir. Tespih, kaşık gibi eşya, çay, kahve gibi içecekler haramdır.
3- Tasavvuf haramdır: Kelâm ilmini de şiddetle reddederler ve naklî olmayan delilleri asla kullanmazlar.
4- Kitap ve Sünnet’in zahiri esastır: Müteşabih ayetleri bile te’vilsiz alırlar. (Bu yüzden, teşbih ve tecsime varmışlardır).
Bilimsel Vehhâbilik
Muhammed b. Abdülvehhab’ın başlattığı dini aslına döndürme, bid’atları tasfiye, Kitap ve Sünnet’e dönme tavrındaki hareket ve iddialar başka kaynaklardan da görüldü. Özellikle son asırlarda İslâm dünyasının Batı teknolojisi karşısındaki geri durumunun doğurduğu bunalım, birçok âlim ve düşünürü, çare aramaya zorlamıştı. Özellikle de İslâm dışı rejimlerden kurtuluş için yapılan girişimlerin öncüleri, câzibe kazanabilmek için, en azından meseleleri anlatımda değişik sloganlar kullandılar.
Bu arada bazı ikbal hırslılar ya da yabancıların fahri ajanı kimseler de sahnede boy gösterdi. 20. asrın ortalarında, aslen İranlı ve Şii olan ve Necef’te Şeyh Murteza’dan dört yıl cedel ve mantık okuyarak yetişen Cemaleddin Esed’abadî’yi görürüz! Aslen İranlı olmasına rağmen “Efgâni” ismini kullanmıştır (Cemaleddin Efgani/Afgani).
Önce İran’da ihtilâl teşebbüsünde bulunmuş, sonra İstanbul, Kahire ve Hindistan’da dolaşmış, Avrupa’da gazete çıkarmış, Hristiyanlarla temas kurmuş, mason olmuş biridir. Fikirlerini, Ezher Üniversitesi Şeyhi Muhammed Abduh’a benimsetmiştir. Onu izleyen Reşid Rıza el-Hüseyni ise meseleyi sistemleştirip yazmıştır. Kaynak yine İbn Teymiye’nin isyankâr görüşleridir.
Mezhep imamları ve tasavvufu reddetme, içtihad kapısını açma, İslâm’a çağın gereklerine göre yorum getirme, bid’atlarla mücâdeledir. Ana kaynak Kitap ve Sünnet’e dönme ve onun dışında kurulan tüm ilimleri reddetme, İslâm’ı sadeleştirme ve kabili tatbik kılma iddiasıdır, vs.
Bu tam anlamıyla reform hareketidir. Bunları gerçekleştirmek için iki teklif yapılmıştır:
1- Milliyetçiliği teşvik etme,
2- Mezheplere bağlılığı kırmak.
Çünkü milliyetçilik, bölgecilik, İslâm’ın ümmet birliğini kıracak ve sonunda da ulemanın Ehl-i Sünnet çevresindeki gücünü yıkacaktı. Bundan sonra da mezheplerarası telfikle yani, ortak yanlarının alınıp birleştirilmesiyle Sünnî ve Şii dümdüz hale gelecekti.
Bu hareket daha sonra, bütün İslâm ülkelerindeki, köksüz, din eğitimi yapan müessese ve şahısları sardı. Temel tutum, Mu’tezile akılcılığıydı”.
Peygamber Efendimiz (s.a.v)’den istimdatta bulunmak
Son devrin önemli İslâm/Ehl-i Sünnet âlimlerinden, Şeyhü’l-ulema adıyla maruf Mekke müftülüğü görevinde bulunan Ahmed bin Zeynî Dahlân (1816-1886) rahmetullahi aleyh, Ed-durerü’s-seniyye fi’r-reddi ‘ale’l-Vehhabiyye adlı eserinde Vehhabilerin kurucusu Muhammed bin Abdülvehhab’ın Deriye mescidinde Cuma günleri hutbe okuduğunu ve her hutbesinde “Peygamberle tevessülde bulunan muhakkak ki kâfirdir” dediğini aktarmaktadır.
Ahmed bin Zeynî Dahlân, Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in şefaati ve O’ndan istimdatta bulunmanın meşru olduğunu şöyle anlatmaktadır:
“Her Müslüman bilmelidir ki Peygamberimiz (s.a.v)’in kabrini ziyaret etmek, kitap, sünnet ve icma-i ümmet’le sabittir. Kur’an-ı Kerim’e göre: “Onlar kendilerine zulmettikleri vakit sana gelip de, Allah’tan mağfiret dileselerdi, onlara peygamber (olan sen) de mağfiret isteyiverseydi elbette Allah’ı tevbeleri hakkıyla kabul edici, çok esirgeyici bulacaklardı” (Nisa Sûresi, 64).
Bu ayet-i kerime Müslümanların, Peygamberimiz (s.a.v)’in huzuruna gelmeleri ve Peygamberimiz (s.a.v)’in de ümmetine mağfiretin istemesi için yanına gelerek afv dilemelerini teşvik eder. Ve bu, Peygamberimizin ölümü ile son bulmaz.
Müslümanların Hazreti Peygamber’e gelerek mağfiret edilmeleri için dehalet (aman dilemek, medet) etmeleri ve O’nun da yarlığınmaları için Allah’a yönelmesi Müslümanların vicdanlarının Allah’a bağlı olmasına delalet eder”.