“İslam birliği” denildiğinde çoğu zaman iyi niyetli fakat kavramsal olarak problemli bir ifade kullanılır. Çünkü İslam’ın birliğe ihtiyacı yoktur. İslam zaten birdir. Tevhid birdir, vahiy birdir, Kur’an birdir, Allah birdir. İslam’ın hakikati parçalanmış değildir ki yeniden birleştirilsin. Dağınık olan İslam değil, Müslümanlardır. Eksik olan İslam değil, Müslümanların İslam karşısındaki duruşudur.
Bu sebeple asıl mesele “İslam’ın birliği”nden ziyade Müslümanların birliği, yani ümmetin yeniden kendi hakikatinin farkına varmasıdır. Aynı şekilde “İslam’ın dirilişi” ifadesi de üzerinde düşünülmesi gereken bir başka kavramsal yanılgıya işaret eder. İslam diri kalmak için insanın yardımına muhtaç değildir. İslam’ın dirilişini sağlayacak olan insan değildir; aksine insanın dirilişini sağlayacak olan İslam’dır. İslam’ın ışığı sönmez; fakat insan o ışıktan yüz çevirebilir. Hakikat ortadan kalkmaz; fakat insan hakikate karşı körleşebilir. Kısaca uyuyan İslam değildir, Müslümanlardır.
Buradaki ayrım yalnızca kelimeler üzerinden yapılan bir oynama değildir. Aksine Müslüman’ın tarih karşısındaki konumunu, kendi sorumluluğunu ve ümmet fikrini yeniden düşünmesini gerektiren temel bir ayrımdır.
İslam’ın doğuşundan itibaren ortaya çıkan en büyük dönüşümlerden biri, birbirinden soy, kabile, coğrafya ve menfaat bakımından ayrılmış insanları ortak bir hakikat etrafında buluşturmasıdır. Kur’an’ın “ümmet” kavramı, sıradan bir topluluk veya kalabalık anlamına indirgenemez. Ümmet, ortak bir inanç, ortak bir istikamet ve ortak bir sorumluluk bilincinin oluşturduğu tarihî ve ahlaki bir birlikteliktir. Bu birlik, insanların birbirinin aynı olmasıyla değil, farklılıklarına rağmen aynı hakikate yönelmesiyle mümkündür.
Dolayısıyla ümmet, yalnızca aynı dine mensup insanların istatistiksel toplamı değildir. Milyonlarca Müslüman’ın aynı coğrafyada yaşaması, aynı dili konuşması, aynı bayrağın altında bulunması veya aynı kutsal mekânlara yönelmesi tek başına ümmet şuurunu meydana getirmez. Ümmet bilinci, insanın kendi varlığını başkasının varlığından üstün/bağımsız görmemesiyle başlar.
Bir Müslüman’ın dünyanın başka bir yerindeki Müslüman’ın acısını yalnızca uzaktan izlenen bir haber olarak görmesi ile ümmet şuuru arasında büyük bir mesafe vardır. Çünkü ümmet, başkasının başına geleni “başkasının meselesi” olmaktan çıkaran bir ahlaki bağdır. Bu bağ, yalnızca duygusal bir dayanışma değildir; adalet, merhamet, sorumluluk ve ortak iyilik üzerinden kurulan bir bilinçtir.
Fakat burada önemli bir tehlike vardır: Ümmet fikri, kolaylıkla romantik bir söyleme dönüştürülebilir. Haritalar üzerinde sınırların silindiğini hayal etmek, güçlü sloganlar üretmek, geçmişin büyük medeniyetlerini sürekli hatırlamak ve bugünün bütün problemlerini yalnızca “birlik olsaydık” cümlesiyle açıklamak, gerçek bir diriliş değildir.
Çünkü diriliş, önce insanın kendi içindeki dağınıklığı gidermesidir.
Bir toplumun dışarıdan güçlü görünmesi, içeride güçlü olduğu anlamına gelmez. Müslümanların bugün karşı karşıya olduğu temel meselelerden biri de budur. Birlikten söz edilirken çoğu zaman kurumların, devletlerin, orduların veya siyasi yapıların birleşmesi düşünülür. Oysa İslam düşüncesinde asıl dönüşüm, insanın kendisinden başlar. Kalbin, aklın, ahlakın ve iradenin yeniden inşası gerçekleşmeden meydana getirilecek yapısal birliktelikler kalıcı bir anlam taşımaz.
Çünkü dağınık zihinlerden sağlam bir medeniyet çıkmaz.
Ahlaki sorumluluğunu kaybetmiş bireylerden adalet toplumu kurulamaz.
Hakikati kendi çıkarına göre eğip büken insanlardan hakikat medeniyeti doğmaz.
Birbirine güvenmeyen, birbirini kıskanan, kendi küçük çevresinin menfaatini ümmetin ortak maslahatının önüne koyan insanların yalnızca aynı sloganı söylemesi onları gerçek anlamda birleştirmez.
Bu nedenle Müslümanların dirilişi, öncelikle bir şuur meselesidir.
Şuur ise yalnızca bilgi sahibi olmak değildir. İnsan, çok şey bildiği hâlde bildiği şeyin gereğini yerine getirmeyebilir. Kur’an okumak ile Kur’an’ın inşa ettiği insan olmak arasında daima bir mesafe vardır. Tarihi bilmek ile tarihten ibret almak aynı şey değildir. Adaletten söz etmek ile adaletli olmak aynı değildir. Ümmetten bahsetmek ile ümmetin yükünü taşımak arasında da büyük bir fark vardır.
Asıl diriliş, bu farkın kapanmasıyla gerçekleşir.
Müslüman’ın yeniden dirilmesi, kendisini yalnızca geçmişin büyük başarılarıyla tanımlamaktan vazgeçip bugün ne yaptığına bakmasıyla başlar. Çünkü geçmiş, Müslüman’a bir kimlik verebilir fakat bir sorumluluktan kurtaramaz. Endülüs’ü, Bağdat’ı, Şam’ı, Kudüs’ü, Selçuklu ve Osmanlı tecrübesini hatırlamak elbette önemlidir. Fakat geçmişin büyüklüğü, bugünün eksikliğini örten bir perdeye dönüştüğü anda tarih, ibret olmaktan çıkar ve nostaljiye dönüşür.
Medeniyetler yalnızca hatırlanarak yeniden kurulmaz.
Medeniyet, düşünerek, üreterek, adalet tesis ederek, ilim geliştirerek, ahlakı kurumsallaştırarak ve insanı yeniden inşa ederek meydana gelir.
Bu yüzden “ümmetin dirilişi” ifadesi, yalnızca siyasi bir birlik projesi olarak anlaşılmamalıdır. Bunun çok daha derin bir anlamı vardır. Ümmetin dirilişi; Müslüman’ın yeniden sorumluluk sahibi olmasıdır. Kendi hayatı ile inancı arasındaki kopukluğu gidermesidir. İmanını yalnızca zihinsel bir kabul olmaktan çıkarıp davranışlarına, ticaretine, aile hayatına, iş ahlakına, ilim anlayışına, adalet duygusuna ve toplumla ilişkisine taşımasıdır.
Çünkü İslam, hayatın belirli bir köşesine bırakılabilecek bir fikir değildir.
İslam insanı bütünüyle muhatap alır.
Bu noktada “diriliş” kelimesinin kendisi de yeniden düşünülmelidir. Diriliş, geçmişte var olmuş bir şeklin aynen tekrar edilmesi değildir. Diriliş, özün yeniden kavranmasıdır. Biçim değişebilir, şartlar değişebilir, kurumlar değişebilir, teknoloji değişebilir; fakat adalet, emanet, ehliyet, merhamet, hak, sorumluluk, ilim ve tevhid gibi temel ilkeler değişmez. Dolayısıyla diriliş, geçmişe dönmek değil; geçmişteki hakikati bugünün şartlarında yeniden hayata geçirebilmektir.
Bu ayrım özellikle önemlidir. Çünkü bazen Müslümanların yaşadığı gerilemenin sebebi, geçmişten kopmuş olmak şeklinde açıklanır. Oysa sorun yalnızca geçmişten kopmak değildir; geçmişi doğru okuyamamaktır. Geçmişi kutsallaştırmak da onu unutmak kadar tehlikelidir. Tarih, Müslüman’ın omuzlarında taşınacak bir yük değil, önünü aydınlatacak bir tecrübe olmalıdır.
Ümmet fikri de aynı şekilde yeniden düşünülmelidir.
Ümmet, başkalarının hatalarını saymak için kullanılacak büyük bir kelime değildir. Önce insanın kendi sorumluluğunu hatırlatır. “Ümmet nerede?” sorusundan önce “Ben ümmetin neresindeyim?” sorusu sorulmalıdır.
Çünkü büyük toplumsal meselelerin çoğu, bireysel sorumlulukların toplamından meydana gelir.
Bir tüccarın hileyi küçük bir kazanç olarak görmesi, bir yöneticinin emaneti şahsi çıkarına kullanması, bir âlimin hakikati makam uğruna susturması, bir eğitimcinin öğrencisine yalnızca bilgi aktarıp karakter kazandırmayı önemsememesi, bir insanın kendisine dokunmayan adaletsizliğe sessiz kalması… Örnekler artırılabilir. Bunların her biri ümmet meselesidir.
Ümmet, yalnızca meydanlarda veya büyük toplantılarda hatırlanmaz. Ümmet; dükkânda, okulda, mahkemede, fabrikada, aile içinde, sofrada, ticarette, siyasette ve insanın kimsenin görmediği yerde verdiği kararlarda yaşar.
Bu yüzden gerçek birlik, önce ahlaki bir birliktir. Çünkü Allah katında üstünlük ancak “takva” iledir.
Aynı hedefe yönelmeyen insanların aynı safta bulunması fiziksel bir birliktelik olabilir; fakat ruhen birlik değildir. Ümmetin gücü yalnızca sayısında değil, ortak bir ahlaki istikamete sahip olmasındadır.
Bugün Müslümanların en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri de belki budur: birbirinin aynısı olmak değil, aynı hakikatin etrafında farklılıklarıyla birlikte yaşayabilmek…
İslam tarihine bakıldığında Müslüman toplumların tek biçimli olmadığı görülür. Farklı diller, kültürler, hukuk ekolleri, düşünce gelenekleri ve coğrafyalar İslam medeniyetinin içinde yer almıştır. Bu çeşitlilik, doğru yönetildiğinde zenginlik meydana getirmiştir. Sorun farklılıkların varlığı değil, farklılıkların hakikatin önüne geçirilmesidir.
Mezhep, kavim, millet, coğrafya, siyasi görüş veya kültürel kimlik; insanın kendisini tanımlamasına yardımcı olabilir. Fakat bunlardan herhangi biri İslam’ın kendisi hâline geldiğinde birlik zedelenmeye başlar. Müslüman, mensubiyetlerini inkâr etmek zorunda değildir; fakat hiçbir mensubiyetini tevhidin önüne koymamalıdır.
Ümmet şuuru tam da burada ortaya çıkar: Farklılıkları yok ederek değil, onları daha büyük bir ahlaki bütünlük içerisinde anlamlandırarak.
Bunun eylemsel karşılığı ise son derece açıktır.
Müslümanların birliği yalnızca siyasi bir ideal olarak bırakılmamalı; ilim, eğitim, ekonomi, teknoloji, kültür, insani yardım, adalet, iletişim ve ortak üretim alanlarında somut karşılıklar bulmalıdır. Aynı hakikate inanan insanların birbirleriyle bilgi paylaşmaması, ortak projeler üretmemesi, birbirinin ilminden ve tecrübesinden faydalanmaması, yalnızca duygusal sloganlarla güçlü bir ümmet meydana getirmesi mümkün değildir.
Birlik, birlikte iş yapabilme kabiliyetidir.
Birbirine güvenebilme kabiliyetidir.
Farklılıklarına rağmen ortak hedef belirleyebilme kabiliyetidir.
İhtilaf ettiğinde düşmanlaşmama ahlakıdır.
Güç sahibi olduğunda zulmetmeme iradesidir.
Zayıf düştüğünde umutsuzluğa teslim olmama direncidir.
Böyle bakıldığında ümmetin dirilişi, bir gün gerçekleşecek büyük ve gizemli bir tarihsel olay olmaktan çıkar; günlük hayatın içinde başlayan uzun bir inşa sürecine dönüşür.
Bir öğrencinin ilmi ciddiye almasıdır.
Bir öğretmenin öğrencisinin karakterini önemsemesidir.
Bir işverenin çalışanının hakkını gözetmesidir.
Bir çalışanın işini emanet bilinciyle yapmasıdır.
Bir yöneticinin makamı nimet değil sorumluluk olarak görmesidir.
Bir aydının düşünceyi sloganın önüne koymasıdır.
Bir insanın kendisine benzeyeni değil, doğru olanı savunabilmesidir.
Ve belki en önemlisi, Müslüman’ın kendisini sürekli olarak hakikatin karşısında hesaba çekmesidir.
Çünkü diriliş, insanın önce kendisine yönelmesidir.
Kendisiyle hesaplaşmayan toplum, başkalarını suçlayarak tarih yazamaz. Sürekli dışarıdaki sebepleri konuşup içerideki zaaflarını görmeyen bir anlayış, kendi sorumluluğunu ertelemiş olur. Elbette tarih boyunca Müslüman toplumların karşılaştığı siyasi, ekonomik ve askerî baskılar vardır. Sömürgecilik, işgaller, savaşlar ve dış müdahaleler tarihsel gerçekliklerdir. Fakat bir medeniyetin bütün gerilemesini yalnızca dışarıdaki düşmanlarla açıklamak, insanın kendi iradesini yok sayması anlamına gelir.
Dışarıdan gelen baskı gerçek olabilir; fakat içerideki zaafı ortadan kaldırmaz.
Bir toplumun yeniden ayağa kalkması, önce kendi zaaflarını teşhis etmesini gerektirir.
İslam’ın diri olması da tam burada büyük bir anlam kazanır.
İslam’ın hakikati, Müslümanların tarihsel performansına bağlı değildir. Müslümanlar yükseldiğinde İslam yükselmiş olmaz; Müslümanlar gerilediğinde İslam gerilemiş olmaz. İslam’ın hakikati, insanların ona ne kadar sadık kaldığıyla ölçülmez. Ölçülmesi gereken, insanların o hakikat karşısındaki konumudur.
Bu nedenle mesele İslam’ı kurtarmak değil, Müslüman’ın kendisini İslam’ın kurtarıcı hakikatine yeniden teslim etmesidir.
Belki de asıl soru şudur:
“İslam bugün nerede?”
Cevap şaşırtıcı derecede açıktır: İslam, vahyin bize bıraktığı yerde durmaktadır.
Değişen İslam değildir. Değişen biziz.
Eksilen hakikat değildir. Eksilen bizim hakikatle kurduğumuz bağdır.
Uyuyan İslam değildir. Uyuyan Müslümanlardır.
Öyleyse yapılması gereken, İslam’ı yeniden diriltmeye çalışmak değil; Müslüman’ın kendi içindeki uyuşukluğu sona erdirmektir. Kalbi uyandırmak, aklı uyandırmak, vicdanı uyandırmak, sorumluluğu uyandırmak ve nihayet iradeyi yeniden ayağa kaldıracak eylemi uyandırmaktır.
Ümmetin dirilişi, işte bu uyanışların birleşmesiyle gerçekleşecektir.
Bir insanın uyanışı bir aileye, bir ailenin uyanışı bir topluma, bir toplumun uyanışı ise bir medeniyet tasavvuruna dönüşebilir. Büyük dönüşümler her zaman büyük kalabalıklarla başlamaz. Bazen bir insanın “Artık böyle yaşamayacağım” demesiyle başlar. Bazen bir âlimin hakikati korkmadan söylemesiyle, bir öğretmenin bir çocuğun zihninde merak uyandırmasıyla, bir yöneticinin hakkaniyetli bir karar vermesiyle, bir gencin tüketmek yerine üretmeyi seçmesiyle, bir toplumun farklılıklarına rağmen ortak bir iyilik etrafında yeniden buluşmasıyla başlar.
Dirilişin ilk işareti de budur:
İnsan artık yalnızca neyi kaybettiğini konuşmaz; neyi yeniden inşa edeceğini düşünmeye başlar.
Bu sebeple Müslümanların birliği, yalnızca siyasi sınırların ötesinde kurulacak bir birlik değildir. Daha önce akıllarda, ahlakta ve vicdanlarda kurulması gereken bir birliktir. Haritalardan önce kalpler arasındaki mesafeler kapanmalıdır. Kurumlardan önce güven inşa edilmelidir. Ortak söylemlerden önce ortak sorumluluk geliştirilmelidir.
Çünkü gerçek ümmet, aynı kelimeleri söyleyen insanların kalabalığı değil; aynı hakikatin yükünü taşıyan insanların cemiyetidir.
Tekrar etmekte fayda var:
İslam birdir. Hakikat birdir. Tevhid birdir. Dağınık olan Müslümanlardır.
Öyleyse çağın ihtiyacı İslam’ı yeniden diriltmek değil, Müslümanların İslam karşısındaki uyuşmuşluğunu sona erdirmektir. İslam’ı yeniden ayağa kaldırmak değil, İslam’ın önünde yeniden ayağa kalkmaktır. İnsanın İslam’a muhtaç olduğunu idrak ederek kendi eylemsizliğine son vermesidir.
Ve ümmet, birbirinden ne istediğini sormayı bırakıp kendisinin ümmet için ne yapabileceğini sormaya başladığı anda yeniden doğmaya başlar.
Çünkü İslam kıyamete kadar diridir.
Asıl mesele, Müslümanların ne zaman uyanacağıdır.
***
“İslam birdir, diridir, bölünmez; budur hakikat,
Dağınık olan ümmettir, budur asıl illet,
Diri olanı diriltmek ne beyhude bir gayret,
Birleşip dirilecek olan Müslüman’dır, budur beklenen ümmet…”
***