Cincinnatus’un ardında yazılmış bir felsefe kitabı yoktur. Onun adıyla anılan düşüncenin metni, bir bakıma kendi hayatıdır: Gerektiğinde sabanı bırakıp devletin başına geçmek; tehlike ortadan kalktığında ise devleti kendine bağlamadan, iktidarı bir hakka dönüştürmeden yeniden sabana dönmek…
Roma tarihçisi Livius’un aktardığı meşhur anlatıya göre Lucius Quinctius Cincinnatus, MÖ 458 yılında Roma ağır bir askerî krizle karşı karşıya kaldığında olağanüstü yetkilerle diktatörlüğe çağrılır. Elçiler onu tarlasında çalışırken bulurlar. Cincinnatus çiftliğini bırakır, Roma’nın ordusunun başına geçer, kuşatılmış kuvvetleri kurtarır ve zaferden sonra kendisine verilmiş geniş yetkileri elinde tutmak yerine yaklaşık on beş gün içinde görevinden ayrılarak çiftliğine geri döner. Hikâyenin bazı ayrıntılarının tarihsel gerçekliği tartışmalıdır; fakat Cincinnatus’un Batı siyasi düşüncesindeki ömrü, zaten burada başlar. Roma onu yalnızca bir komutan olarak değil, iktidara sahip olabileceği hâlde iktidarın sahibi olmamayı bilen ya da iktidar hırsının sahip olamadığı adam olarak hatırlamıştır.
Bu sebeple Cincinnatus’un asıl sembolü kılıç değil, sabandır.
Kılıç onun kudretini, saban ise aslını temsil eder. İnsan kılıcı eline aldığında kim olduğunu unutabilir; saban ona kim olduğunu hatırlatır. Makam, üniforma, mevki, servet, şöhret yahut geniş yetkiler insanın üzerine sonradan giydirilmiş şeylerdir. Saban ise bunların altındaki çıplak insanı temsil eder. Cincinnatus anlatısının kalıcı tarafı tam da budur: İnsan vazifesinin büyüklüğüyle büyüyebilir; fakat vazifesini kendi büyüklüğünün deliline çevirdiği anda küçülmeye başlar.
İslam düşüncesinden bakıldığında bu tavır bize yabancı değildir. Fakat iki düşünce arasında önemli bir fark vardır. Roma’nın Cincinnatus’u cumhuriyetçi yurttaşlık erdemini temsil ederken İslam, meseleyi daha derine indirerek iktidarın ontolojik sahibini değiştirir. Müslüman açısından makam insanın değildir ki insan onu terk etmekle büyük bir fedakârlık yapmış olsun. Makam baştan beri emanettir.
Kur’ân’ın, “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder” buyruğu bu siyaset ahlâkının merkezindedir (Nisâ, 4/58). Burada yönetmek bir mülkiyet biçimi değil, hesabı verilecek bir sorumluluktur. İslam düşüncesinin iktidarla ilişkisi bundan dolayı yalnız “iyi yöneticiyi” değil, iktidarın insan nefsinde oluşturabileceği dönüşümü de mesele edinir. İnsan başlangıçta bir görevi hizmet etmek için ister; sonra görev ona kimlik kazandırır. Bir süre sonra hizmet etmek için bulunduğu makamı korumaya, daha sonra da makamı korumak için hizmet ettiği insanları kullanmaya başlayabilir.
Nefsin en tehlikeli yanı budur: Araçlarla amaçların yerini sessizce değiştirmek…
Cincinnatus’un sabana dönüşü bu yüzden İslamî anlamda zühd kavramıyla yan yana okunabilir. Fakat zühd çoğu zaman yanlış anlaşıldığı gibi dünyayı bütünüyle terk etmek değildir. Asıl zühd, dünyanın elde bulunması fakat kalbe yerleşmemesidir. Mal sahibi olabilirsiniz; mesele malın size sahip olup olmadığıdır. Makam sahibi olabilirsiniz; mesele makamın sizin şahsiyetiniz hâline gelip gelmediğidir. Güçlü olabilirsiniz; mesele gücünüz ortadan kalktığında geriye hâlâ bir insan kalıp kalmadığıdır.
Bir insanın iktidarla imtihanı yalnız iktidardayken anlaşılmaz. Bazen gerçek imtihan iktidardan ayrılırken başlar. Çünkü makamı terk edemeyen insanın, aslında makamı yönetmediği; makam tarafından yönetildiği ortaya çıkar.
Kur’ân’ın ahiret yurdunu “yeryüzünde büyüklük taslamak ve bozgunculuk istemeyenlere” tahsis eden ifadesi (Kasas, 28/83), Cincinnatus anlatısının İslam düşüncesindeki daha derin karşılığını verir. Mesele yalnız sarayda yaşamamak yahut sade kıyafetler giymek değildir. İnsan pekâlâ mütevazı bir odada otururken de iktidar tutkunu olabilir. Asıl mesele ulüvv, yani kendini başkalarının üzerinde görme arzusudur. Nefs bazen tahta oturmak istemez; fakat herkesin kendisine muhtaç olduğunu hissetmek ister. Bazen servet istemez; fakat sözü son söz olsun ister. Bazen şöhretten kaçtığını söylerken bile “şöhretten kaçan adam” olarak tanınmaktan hoşlanır.
Bu yüzden Cincinnatus felsefesini yalnız devlet adamlarına mahsus görmek meseleyi daraltır.
Herkesin küçük bir Roma’sı, küçük bir diktatörlüğü ve geri dönmesi gereken bir sabanı vardır.
Bir şirket yöneticisinin makamı olabilir. Bir babanın ailesi üzerindeki otoritesi olabilir. Bir öğretmenin öğrencileri, bir komutanın askerleri, bir âlimin talebeleri, bir kanaat önderinin takipçileri olabilir. Günümüzde buna sosyal medya görünürlüğünü, ekonomik gücü ve bilgi üstünlüğünü de eklemek gerekir. İnsan kendisine verilen her imkânda aynı soruyla karşılaşır:
"Bana bahşedilen bu güç, bir görev bilinciyle var olmam için miydi; yoksa varlığımı, diğer ruhlardan üstün olduğum yanılgısıyla beslemek için mi?"
Öte yandan Cincinnatus’u romantik bir kahraman hâline getirip bütün tarihsel bağlamından koparmak da doğru olmaz. O, erken Roma Cumhuriyeti’nin sınıf mücadeleleri içinde patrici düzeninin bir mensubuydu ve ikinci diktatörlüğüyle ilişkilendirilen MÖ 439 olayları, figürünün çok daha tartışmalı bir tarafını gösterir. Dolayısıyla burada savunulması gereken şey “Cincinnatus’un yaptığı her şey” değildir. Tarihî şahsiyetlerin putlaştırılması, onların taşıdığı hakikati de örter. Cincinnatus’tan çıkarılması gereken cevher daha sınırlı fakat daha değerlidir: Meşru otoritenin ahlâkı, iktidarı gerektiğinde kullanabilmek kadar gerektiğinde bırakabilmeyi de gerektirir.
İslam siyaset düşüncesi burada bir adım daha ileri gider. İktidarı bırakabilmek güzeldir; fakat asıl gaye iktidarsızlık değildir. Müslüman, sorumluluktan kaçmayı da erdem sayamaz. Adaleti tesis etmek için kendisine ihtiyaç varsa sabanın arkasında kalmak da bazen bencilliğin başka şeklidir. Cincinnatus’un değerli tarafı tarlayı terk etmemesi değil, gerektiğinde tarlayı terk etmesi; vazife bittiğinde ise geri dönmesini bilmesidir.
Bu denge son derece önemlidir.
Bir tarafta iktidar ihtirası vardır: “Ben yönetmeliyim.”
Diğer tarafta sorumluluktan kaçış vardır: “Bana dokunmayan meseleyle ilgilenmem.”
Emanet ahlâkı ise ikisinin arasından geçer:
“Benim olmam gerekiyorsa gelirim. Bana ihtiyaç kalmadığında giderim.”
Belki Cincinnatus felsefesinin İslam düşüncesine en yakın cümlesi budur.
Böyle bir anlayışın eylemsel tarafı da vardır. İnsan bir göreve başlarken yalnız nasıl yükseleceğini değil, nasıl ayrılacağını da düşünmelidir. Kendisine bağlı bir düzen değil, kendisinden sonra da yaşayabilecek bir düzen kurmalıdır. Bilgiyi kendinde saklayarak vazgeçilmez olmaya çalışmamalı; yetiştirmeli, öğretmeli, devretmelidir. Makamının nimetlerini şahsî hayatının standardına dönüştürmemelidir. Etrafındaki insanların kendisine duyduğu saygıyla kendi hakikatini birbirine karıştırmamalıdır.
Ve belirli aralıklarla kendine acımasız bir soru sormalıdır:
“Bugün her şey elimden alınsa ben kimim?”
Bu soru kolay değildir.
“Komutan” kelimesini çıkarınca kim kalıyor?
“Patron” kelimesini çıkarınca?
“Başkan”, “müdür”, “hoca”, “zengin”, “meşhur”, “başarılı” vb. kelimelerini çıkarınca?
Eğer bütün sıfatlar gittiğinde, sınıflar elden alınınca geriye büyük bir boşluk kalıyorsa insan çoktan sabanını kaybetmiş demektir.
Saban burada kişinin hakiki hayatıdır: ailesi, emeği, ibadeti, mesleği, kendi elleriyle yapabildiği işler, Allah karşısındaki kulluğu ve insanların alkışına ihtiyaç duymadan sürdürebildiği varoluşu… Gücü elinden alınsa bile ayakta kalabilen adamın sabanı vardır. Makamdan indiğinde yaşayamayan adam ise çok önce makamının esiri olmuştur.
Belki çağımızın asıl krizi de budur. İnsanlara iktidara nasıl ulaşacakları öğretiliyor; fakat iktidardan nasıl ayrılacakları öğretilmiyor. Kariyer nasıl yapılır, servet nasıl büyütülür, takipçi nasıl artırılır, çevre nasıl genişletilir, otorite nasıl kurulur; bunların binlerce kitabı var. Fakat insanın kendi eliyle inşa ettiği yüksek yerden vakti geldiğinde nasıl aşağı ineceğine dair pek az şey söyleniyor.
Oysa medeniyet yalnız güçlü insanlar yetiştirerek kurulmaz.
Gücüne sınır koyabilen insanlar yetiştirerek kurulur.
İslam açısından son ölçü burada ortaya çıkar: İnsan ne sabanın ne de kılıcın sahibidir. İkisi de Allah’ın verdiği imkânlardır. Bazen kuldan sabanı tutması istenir, bazen kılıcı; bazen konuşması gerekir, bazen susması; bazen öne çıkması gerekir, bazen geriye çekilmesi… Ahlâk, insanın hangi vaziyette daha gösterişli göründüğünü değil, hangi vaziyette hakkı yerine getirdiğini bilmektir.
Bu yüzden Cincinnatus’un hikâyesini yalnız “iktidarı terk etmek” diye okumak eksiktir.
Daha büyük ders şudur:
Göreve çağrıldığında kaçma.
Yetki verildiğinde sarhoş olma.
Mücadele gerektiğinde korkma.
Zafer geldiğinde kendini vazgeçilmez sanma.
Vazife bittiğinde de sabanının yolunu unutma.
Çünkü insanın büyüklüğü bazen ne kadar yükseğe çıktığıyla değil, yüksekte kalma imkânı varken neden aşağı indiğiyle anlaşılır.
Ve belki gerçek hürriyet, hiçbir makama sahip olmamak değildir.
Makamın seni terk etmesinden korkmayacak kadar kendine, emaneti sahibine teslim edecek kadar da Allah’a ait olabilmektir.