Dört büyük zaafı vardır ki, insanların çoğu bu zaafların esiri olur ve sırf bu yüzden ahiretini ziyan eder. Dört büyük zaaftan birisi “Servet” yani mal biriktirme tutkusudur. Zaaflardan birisi “Riyaset” yani makam mevki tutkudur. Yine “Şehvet” yani kadın ya da erkek tutkusu da insanın büyük zaaflarındadır. İnsanın zaaflarından birisi de “Şöhret” yani tanınma, bilinme tutkusudur. Cuma günkü yazımızda “Servet/Mal biriktirme” zaafından bahsetmiştik. Bugün “riyaset, şehvet ve şöhret” zaaflarına değineceğiz.

RİYASET

Baş olmak, başkan ve reis olmak, makama ve iktidara gelmek için atmadık takla, çalmadık kapı, dil dökmedik, boyun eğmedin insan ve lobi bırakmayanlar “riyaset” hırsına/tutkusuna esir olduğundan, insanı küçülten, izzet ve şerefini gideren her türlü fiili işlemekte; riyaset hırsına gem vuramadığı için kendisi gibi kusurlu bir kulların önünde eğilmektedir.

İnsanların çoğu, baş olmayı, başkan ve reis olmayı, gücü ele geçirmeyi, bir makamı işgal etmeyi, iktidar olmayı, iktidarda kalmayı kendi yeteneklerine hamletmekte, bunun için de bitmek tükenmek bilmeyen hırslarıyla riyaset uğrunda her yolu denemektedir.

Gücü ele geçirmeyi, bir makama gelmeyi, iktidar olmayı ve iktidarda kalmayı yeteneğine ve çalışmasına borçlu olduğuna inanan muktedir, zamanla bunların mutlak sahibinin kendisi olduğuna inanır, kibirle hareket etmeye, alttaki kişileri küçük görmeye başlar.

Elde ettiği makam ve mevkiyi, kendi becerisine, çalışkanlığına, üstün gayretine, usta hamlelerine; yaptığı lobi faaliyetlerine, stratejik hamlelerine bağlayan muktedirler, aslında yanılırlar. Bu yanılgılarının en önemli göstergesi, gücü, makam, mevki ve iktidarı sağladığına inandığı bütün etkenler, aslında onun yarınını garanti edecek, mutlak ve süresiz güç ve iktidara dönüştürecek; hastalığına, ölümüne; hükümran zannettiği toprakların üstünden koparılıp altına transfer edilmesine engel olamayacağının farkında değildir. Gerçekte ise makam, mevki, güç ve iktidarı nasip eden Allah-u Teâlâ’dır.

Kur’an-ı Kerim’de, “Onlar, o müminlerdir ki, eğer kendilerini yeryüzünde iktidar mevkiine getirirsek namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve fenalıktan da alıkoyarlar. Bütün işlerin sonu (kıyamette) Allah’a dönecektir” (Hac Sûresi, 41) buyrularak insanlara güç ve iktidarı verenin Allah-u Teâlâ olduğu, kendisine makam, mevki, güç ve iktidar nasip olanın da iyiliği emredip kötülükten alıkoyarak deruhte ettiği makamda adaleti tesis etmesi gerektiğini vurgulanır.

Riyaset yani başkanlık, reislik, her türlü iktidar mevkii mutlak şekilde Allah-u Teâlâ tarafından verilmektedir. İmtihan gereği gereği iyi insanlara da verilebilir, kötü insanlara da. Yetenekli insanlara da verilebilir, yeteneksiz insanlara da. Helal yoldan da elde edilebilir haram yoldan da. Bu yüzden insan, makam hırsını abartarak, hastalık hale getirerek her türlü gayr-i meşru yola başvurmamalıdır. Unutmamalıdır ki, Firavun’un gücü ve makamı helakine sebep olmuştur.

Kur’an-ı Kerim’de Firavun gibi bir kötüye de makam ve iktidarın nasip olduğu, Firavun’un makam ve iktidarını kendi yeteneklerine hamlettiği, Musa Aleyhisselam’ı aciz gördüğü; güç ve iktidarını kendi yeteneklerine ve gücüne hamletmesinin bir sonucu olarak halkını hor ve küçük gördüğünden bahsedilerek şöyle buyurulmaktadır:

“Firavun, milletine şöyle seslendi: Ey milletim! Mısır hükümdarlığı ve memleketimde akan bu ırmaklar benim değil mi? Bunları görmüyor musunuz? Ayrıca ben bu değersiz, neredeyse söylediğini anlatmaktan âciz adamdan daha iyi değil miyim? (O bir peygamber ise) kendisine altın bilezikler indirilse yahut dizi dizi melekler onunla birlikte gelseler ya!

Firavun, milletini küçümsedi ama onlar kendisine yine de itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan çıkmış bir milletti. Böylece Bizi öfkelendirince onlardan öç aldık, hepsini suda boğduk. Onları, sonradan gelecek inkârcılara, geçmiş bir ibret ve bir örnek kıldık” (Zuhruf Sûresi, 51-56).

Ayet-i kerimeden anlıyoruz ki, güç ve iktidarını tahkim eden Firavun, halkını sindirmiştir. Bu sindirmenin sonucu olarak halk, haksızlığa ve zulme boyun eğer hale gelmiş, zâlim Firavun yönetimini desteklemiş; Allah-u Teâlâ da halkına zulmeden, küçümseyen, halkını itaat eder hale getirip ahlaksızlaştıran Firavun’a cezasını vermiştir (Zuhruf, 55-56; Bakara, 50; A’râf, 136; Enfâl, 54).

Demek ki, insan riyaset yani makam ve iktidar için hırsa kapılmamalı, her türlü yolu mübah görmemeli; nasip olan riyaseti kendi yeteneklerine hamletmemeli, Allah-u Teâlâ’nın nasip ettiğinin farkında olmalıdır.

Riyaset hedefine ulaşmak için helal ve meşru yollara tevessül etmeli, herhangi bir güce yahut makama ulaşırsa mutlaka deruhte ettiği makamın hakkını vermeli, adaletten sapmamalı, emri altındakilere zulmetmek şöyle dursun tevazu ile şefkat ve merhametle davranmalıdır.

Eğer böyle yapılırsa insanın en büyük zaaflarından birisi olan “riyaset” hırsı, kontrol altına alınır, zaaf nimete dönüşür; adaletin tesis edilme aracı haline gelir.

ŞEHVET

İnsandaki büyük zaaf ve afetlerden birisi de “şehvet” tutkusudur. Şehvet tutkusunu sadece kadın ya da erkek tutkusuyla sınırlandıramayız. Şehvetine gem vurmayan insanlar sapkınlaşır; ırza tasaddi, zina, pedofili, homoseksüellik ve lezbiyenlik gibi her türlü ahlaksız fiili işleyebilir. Şehvetinin esiri olmuş kişi her tür ahlaksız yola tevessül edebilir.

İslâm dini, şehvet zaafına gem vurmak için, şehvete ve zinaya giden yolları yasaklamış, mahremiyet alanı oluşturmuş, kadın ve erkek arasındaki ilişkilerde gayr-i meşru yolları yasaklamıştır.

İslâm, şehvetin nihai hedefi olan zinayı yasaklamakla kalmaz, zinaya giden yolları kapatmak için insanın kendisine haram olan karşı cinse karşı şehvetle bakmasını dahi yasaklar. Kur’an-ı Kerim’de “Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar” (Nur Sûresi, 30) ve “Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar” (Nur Sûresi, 31) ayetleriyle mahremi olmayan karşı cinsi bakışlarıyla rahatsız etmeyi yasaklandığı gibi, harama giden yollara set çekilmiş ve her türlü şehvet ve azgınlığın önüne geçmiştir.

İslâm, şehvet tutkusuna karşı en başta önlemler almış, kadın-erkek arasındaki ilişkileri düzenleyerek belirli bir sisteme oturtmuştur. Kadın ve erkeğin birbirine rahatsız edici bakışlarını yasakladığı gibi çizdiği mahremiyet sınırlarıyla da koruyucu önlemler almıştır.

İslâm’da gerek erkeklerin gerekse kadınların giyim kuşamı düzenlediği gibi karşı cinslerden mahrem olanlar ve mahrem olmayanlar (nâmahrem) tespit edilmiş; karşılıklı ilişkilerde dikkat edilmesi gereken hususlar belirlenmiştir. Böylece şehvete giden yolların engellenmesi için önleyici ve koruyucu tedbirler alınmıştır.

İnsan, şehvet tutkusuna gem vurmalı, azgınlığa ve sapkınlığa düşmemek için İslâm’ın çizdiği sınırlara riayet etmeli, kuralacak aile müessesesiyle meşru ve helal yollarla hayatını devam ettirmelidir.

ŞÖHRET

İnsandaki dördüncü büyük zaaf “şöhret”tir. Şöhret tutkusu, insanın en fazla aldandığı ve içinde büyüttüğü duygudur ve gem vurulamazsa şöhret tutkusuyla her türlü yolu mübah görebilir, şöhrete ulaşmak için her türlü tavizi verebilir.

Meşru yollarla kendisine şöhret nasip olan insan, kibre kapılmamalı, kendisini özel ve üstün görmemeli, mütevazı kimlik ve kişiliğiyle örnek olmalıdır. Ölüm denen gerçeğin şöhretli-şöhretsiz ayrımı yapmadığı gerçeğini her an aklında tutmalıdır.