Peki, ruhunu asırlar öncesinden çağıran bu ayette onu bu denli büyüleyen şey neydi?
(Sonsuzluk uykusuna daldığı mezarındaki o dokunaklı Nur ayeti kazımasını fotoğrafta görebilirsiniz.)

Adı Evelyn Cobbold’du... Ama kalplerine dokunduğu Müslüman dostları ona derin bir sevgiyle “Zeynep” derdi.
1867’de İskoçya’nın mağrur aristokrat ailelerinden birinde, Dunmore Kontu’nun kızı olarak doğdu. Fakat kader, onun çocukluk masalını İskoçya’nın soğuk sislerinden uzakta yazmaya başlamıştı bile. Ailesi kışları Cezayir’in sıcak güneşine sığınırken, o sokaklarda Arapça öğreniyor, Cezayirli çocukların samimiyetine sarılıyordu.
Evelyn, dadısından kaçıp o çocuk adımlarıyla camilerin dinginliğine sığınışını anlatırken yıllar sonra sanki o güne dönecek ve yüreğini şöyle fısıldayacaktı:
“Benim kalbim, daha o zamanlar küçük bir Müslümandı...”
İngiliz sosyetesinin şaşalı salonları, uzak diyarlara yapılan seyahatler, av partileri... Bütün bu debdebenin ortasında, o ruhundaki o gizli mabedi hiç terk etmedi, kendini hep İslam’a ait hissetti. Nitekim 1914 ve 1915 yıllarından günümüze ulaşan sararmış mektuplar, dostlarının ona hitap ederken kalplerinden kopan o cümleyi taşıyor:
“İslam'daki kardeşimiz Leydi Zeynep...”

Ve 1933 yılında, altmış beş yaşında ruhunu yıllardır yakıp tutuşturan o büyük vuslatın peşine düşmeye karar verdi:
Hac...
26 Mart 1933’te Mescid-i Haram’ın kutlu eşiğinden içeri adımını attı. Kâbe’yi ilk gördüğü an, gözleri bu muazzam görkem karşısında büyülendi. Yüzlerinden süzülen gözyaşlarıyla dua eden insanların arasında kendi varlığının ne kadar küçük ama ruhunun ne kadar göklere erdiğini hissetti. Daha önce hiç tatmadığı bir manevi duygu dalgası, bütün bedenini ve ruhunu sarıp sarmalamıştı.
İbadetini tamamladıktan sonra yaşadığı bu kutsal deneyimi, 1934’te yayımlanan “Pilgrimage to Mecca” (Mekke’ye Hac) adlı eserinde ölümsüzleştirdi. Batılı erkek seyyahların asla adım atamadığı Mekke ve Medine’deki kadınların mahrem dünyasına girdi; onların sohbetlerini, gözlerindeki sıcaklığı ve hayatın en zarif detaylarını ilmek ilmek yazdı.
Ardından memleketine, Britanya’ya döndü. Önünde yaşanacak otuz yıl daha vardı...

1963 yılının dondurucu bir Ocak gününde, 95 yıllık bu uzun ve fırtınalı ömür son buldu. Ama o, son nefesinden önce yolunu çizmişti: Cenazesine hiçbir Hıristiyan rahip yaklaşmayacak, İslami usullere göre duası edilecek ve yüzü aşkla bağlı olduğu kıbleye dönecekti.
Mezar taşına ise ruhunu aydınlatan o ayetin kazınmasını istedi:
“Allah, göklerin ve yerin nurudur.”
(İşte fotoğrafta gördüğünüz, o yalnız tepeye kazınan İngilizce kelimeler bunlardı.)

İskoçya yaylalarının rüzgarlı, ıssız bir tepesinde toprağa verildi. Başucunda kılınan cenaze namazıyla gökyüzüne dualar yükseldi.
Bu hikâyenin en içe işleyen yanı ise şuydu: Nur ayetini seçişi anlık bir heves değildi. Otuz yıl önce Mekke’nin o kutsal toprağından ayrılmaya hazırlanırken elinde Nur suresi vardı. O kelimelerin büyüsüne kapılmıştı. En mükemmel çevirinin bile, o Arapça seslerin ruhunda yarattığı sarsıntıyı ve ışığı asla yansıtamayacağını yazmıştı.
Araya koskoca otuz yıl girdi...
Ve ölümün soğuk yüzüyle karşılaştığında, sonsuza dek yanında taşıyacağı o kelimelere dönmek istedi:
“Allah, göklerin ve yerin nurudur.”
Evelyn’in bu dünyadaki yolculuğu; Cezayir’in dar sokaklarında dadısından kaçıp caminin huzuruna sığınan küçük bir kızın masumiyetiyle başladı... Ve tam 95 yıl sonra, İskoçya’nın serin toprakları altında, yüzü sonsuza dek Kâbe’ye dönük bir şekilde vuslata erdi.





