İnsan, salt mekanik bir evrenin tesadüfî bir parçası değil; yeryüzünde bir anlamı ve emaneti yüklenmiş, "eşref-i mahlûkat" sırrını taşıyan çok boyutlu bir varlıktır. Modern çağın eğitim paradigmasının düştüğü en büyük yanılgı, bu çok boyutlu varlığı tek boyuta, yani salt seküler ve faydacı bir akla indirgemesidir.
Bugün eğitim, zihni bir "kalıp" olarak tasavvur edip onu dışarıdan verilerle doldurmayı hedeflerken, insanın hakikatle kurduğu bağın merkezini, yani "kalbi" ıskalamaktadır.
İslam’ın köklü düşünce geleneğinde “bilmek”, “eylemek” ve "olmak" birbirinden kopuk süreçler değildir. İlim, dış dünyayı, eşyayı ve olguları kavramanın bir aracı, aklın bir eylemi iken; irfan, bu bilginin kalbin potasında eritilerek hikmete dönüşmesi, içselleştirilmesi ve ruhun aydınlanmasıdır. Fuzûlî’nin “Aşk imiş her ne var âlemde, ilim bir kıyl ü kâl imiş” derken işaret ettiği, ilmin değersizliği değil, kalbe inmeyen, sahibini dönüştürmeyen bilginin kuru bir dedikodudan, ruhsuz bir kalıptan ibaret kalacağı gerçeğidir.
Eğitimin günümüzdeki varoluşsal krizi, bilginin (ilmin) irfandan koparılıp sadece dünyaya tahakküm etmek, güç devşirmek ve istihdam piyasasına dişli üretmek için kullanılan bir araca dönüşmesidir. Öğrenci bir "müşteri" yahut işlenecek bir "hammadde", öğretmen ise sadece bir "bilgi aktarıcı" konumuna indirgenmiştir. Fabrika ayarlarında standart bireyler üreten bu yapı, insana dünyayı nasıl imha edeceğini öğretirken, kendi nefsini nasıl inşa ve ihya edeceğini unutturur.
İslam düşüncesine göre bilgi, sahibini kibre değil tevazuya, yıkıma değil imara götürmelidir. Gazâlî, eyleme dönüşmeyen ve kalbi arındırmayan bilgiyi ruh için bir yük olarak görür. Kalıba dökülen zihinler belki karmaşık algoritmalar yazabilir, devasa köprüler inşa edebilir; fakat irfandan yoksun olduklarında, o köprülerin altından akan suları zehirlemekten ya da algoritmalarla insanlığı köleleştirmekten geri durmazlar. Krizin özü budur: Araçlarımız kusursuz, ancak amaçlarımız kayıptır.
Bu ontolojik krizi aşmanın eylemsel yolu, eğitimi yalnızca bir talim (bilgi öğretimi) süreci olmaktan çıkarıp, onun yanına tezkiye (nefsi arındırma) ve terbiye (fıtrata uygun büyütme) süreçlerini yeniden eklemektir.
"Terbiye" kelimesi, İslam'da doğrudan "Rabb" ismiyle kökteştir; bir şeyi özündeki potansiyele uygun olarak, derece derece kemale erdirme sanatıdır.
Pratikte bu geçişin mimarı, bir memur gibi sadece müfredat anlatan kişi değil, talebesinin ruhuna dokunan bir "muallim/mürşid" karakteridir.
Sınıflar, sadece malumatın depolandığı kalıplama atölyeleri olmaktan çıkarılmalı; tefekkürün, hayretin ve ahlakın yeşerdiği "irfan mekteplerine" dönüştürülmelidir.
Öğrenciye sadece ne düşüneceğini (kalıp) ile birlikte, hakikati arama yolculuğunda nasıl düşüneceği ve nasıl eyleyeceği de (kalp) gösterilmelidir.
Başarı ölçütü sadece sınav kâğıtlarındaki doğru cevaplar değil; bireyin adalete, merhamete ve insani erdemlere olan sadakati olmalıdır.
Nihayetinde eğitimin gayesi, vahşi bir rekabet ortamına silahşorlar yetiştirmek değil; aklı ilimle, kalbi irfanla donanmış, eşyaya ve insana şefkatle bakabilen "kâmil insanlar" inşa etmektir.
Kalıbı kıran ve kalbe ulaşan bir eğitim, insanın kendine, kâinata ve Yaratıcı'sına yabancılaşmasını bitirecek yegâne yoldur.
Çünkü dimağı ne kadar dolu olursa olsun, kalbi boş olan bir insanın yeryüzündeki adımları sadece gürültü yapar, iz bırakmaz. Ancak ilmi irfanla taçlandıranlar, yeryüzünün gerçek varisleri olabilirler.
***
“İlim bir kalıptır, ruhtan noksansa,
Manadan yoksun zihin döner zindana.
Akıl dünyaları fetheder lakin
İnsan ancak kalple erer irfana…”
***