Bugün güncel uluslararası siyaseti yakından takip eden herkes, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan dünya düzeninin yeni bir şekillenmenin eşiğine geldiğinin farkında.
Üçüncü Dünya Savaşı merkezli tartışmalar da zaten buradan kaynaklanıyor. Tüm dünya nefesini tutmuş bir öğrencinin veliaht öldürmesini mi bekliyor yoksa zaten savaş çoktan başladı mı soruları devam ededursun hâkim çoğunluğun kanaati işlerin yolunda gitmediği yönünde.
Hayat pahalılığı ve ekonomik daralma dünyanın büyük çoğunluğu için oldukça umutsuz bir görünüm arz ediyor. Orta sınıfın büyük ölçüde yok olduğu, zengin ile fakir arasındaki uçurumun devasa boyutlara ulaştığı, üretimin cezalandırıldığı, faize-borsaya-kripto varlıklara yönelimin adeta mecburiyet haline getirildiği bir dönem yaşanıyor.
Siyaset sahnesinde güven telkin eden lider profilinin neredeyse kalmaması ciddi bir handikap. Karizmatik otorite sahibi politikacılar, devlet adamları, bürokratlar bakımından değerlendirildiğinde kaht-ı rical (adam yokluğu) vurgusunu hatırlatan bir dönem yaşanıyor.
Buna bağlı olarak toplumların psikolojisi büyük ölçüde yıpranmış durumda. Kırgın, kızgın, mağdur kitlelerin oranı çok yüksek. Geleceğe dair ümitsizlik, sosyal hayatta insanları anksiyete krizlerine sürüklerken, siyasal hayatta ise boşvermişlik sarmalında popülizmin kucağına itiyor.
Doğduğu yerde doyamamanın, can-mal güvenliğini sağlayamamanın tetiklediği göç hareketlilikleri tarihin zirve oranlarını görürken siyasi, iktisadi, sosyal ve demografik dönüşümler de buna bağlı olarak şekilleniyor.
Tüm bu gelişmeler, gelecekte olması muhtemel bazı gelişmelerin de habercisi sayılıyor. Ama çoğunluğun kilitlendiği yer de tam olarak burası. Evet bir şeyler olacak ama ne olacak?
Yukarıda çerçevesini çizmeye çalıştığımız tablo bakımından son dönemde Avrupa’nın içinde bulunduğu durum bunun güzel bir örneği. Uzunca bir süredir ekonomik durgunluğa çözüm üretemeyen, bu çözümü ortaya çıkaracak siyasetçi yetiştiremeyen Avrupa’da tıkanma artık krize doğru evriliyor.
Bütçelerde eğitime ya da sosyal yardımlara ayrılan kalemlerin kısılması ve Rus korkusu eşliğinde savunma harcamalarının rekor seviyeye çıkartılması, diğer bir ifadeyle paranın hükümetler eliyle alt sınıflardan silah şirketlerine doğru el değiştirmesi, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri inşa edilen Avrupa kurgusunu adeta yıkım aşamasına doğru sürüklüyor. Bugün Avrupa başkentlerinden dünyaya yansıyan görüntü, bunun bir fragmanı hükmünde sayılabilir.
Peki biz buradan nasıl bir sonuç çıkartabiliriz? Bu soruya cevap verebilmek için geçmişe bakmanın yararlı olacağını düşünüyorum. Tarihin sürekli bir gelişim içerisinde olmayıp aynı zamanda döngüsel karaktere sahip olduğunu hatırlatarak, 1919-1939 yılları arasının anlatıldığı Yirmi Yıl krizi isimli kitabın (E.H. Carr) bu anlamda fikir verebileceğini söyleyebilirim.
Malum olduğu üzere; İkinci Dünya Savaşı’na giden yol, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan düzenin işlevsizleşmeye başlamasıyla kurulmuştur. Milletler Cemiyeti’ne güvenmeyen, 1929 Ekonomik Buhranının yıkıcı etkisinden kurtulamayan, içe kapanma ve silahlanma yarışına giren ülkeler (Almanya, İtalya) gelecekten ümidini kesen geniş halk kitlelerinin desteğini de alarak popülizm eşliğinde mevcut dünya düzeninin karşısına dikilmiştir.
Üçüncü Dünya Savaşı söylemlerinin dillendirildiği bugün ise tek kutuplu dünya düzeninin yerine çift merkezli çok kutuplu dünya düzeninin konuşulduğu bir aşamaya geçiliyor. Başta BM olmak üzere uluslararası kurumların küresel çapta gelişmeler karşısında acizliğinin açıkça görüldüğü, adaletin egemenlerin lehine görmezlikten gelindiği bir dönem yaşanıyor. İşte bu ortamda Avrupa’da da ekonomik sorunlar ve siyasetteki tıkanmalar içe kapanmayı, kutuplaşmayı, çatışmayı tetikliyor.
Sorumuzu tekrar hatırlarsak, “Bir şeyler olacak ama ne olacak?” demiştik. Görünen o ki; nasıl 1930’larda barış sürecinden kriz ve silahlanma sürecine ve nihayetinde savaşa evrilen bir süreç yaşandıysa, Avrupa’nın uzun süredir övündüğü sınırlı refah ve sosyal devlet kurgusunun önümüzdeki günlerde daha da net bir şekilde güvenlikçi politikaya doğru evrilmesi de kuvvetle muhtemeldir.
Bunun sonucunda Avrupa’nın da dışına taşarak dünya gerçekçi bir savaşa gider mi bilinmez ama kesin olan şey; Avrupa’da olanın Avrupa ile sınırlı kalmayacağıdır. Siyasetin dilinin daha çatışmacı hale geleceği, kutuplaşmanın artacağı, güvenlikçi söylemin devletçi-milliyetçi akımların yolunu açacağı bir dönemin eşiğindeyiz. Kurallara dayalı düzenden kuralsız döneme doğru geçişteyiz.
Ama esas olan mesele; değişim arifesindeki bu düzenin değerler ve çıkarlar dengesinde yeniden kurulup kurulamayacağıdır. Adaletin esas alındığı yeni bir dünya mı kurulacak, yoksa sadece çıkarların gözetildiği, sadece aktörlerin değiştiği yeni bir sömürü düzeni mi inşa edilecek?
Bu sorunun cevabı, adalet arayışında olanların çabasıyla şekillenecek.